19 Haziran 2017 Pazartesi

2

Dizi Önerisi: Younger

Hikaruivy ile frekanslarımız o kadar uyuşuyor ki, artık önerdiği her şeye bodoslama atlıyorum. Bugüne kadar da bu önerilere uyduğuma hiç pişman olmadım. <3<3<3



Younger da Hikaru'nun şu yazısından (tıktık) sonra izlemeye başladığım bir dizi, ancak hiç yabancı değilim kendisine. Çünkü Sex and the City tandanslı bir dizi kendisi. Ben de bu janrdaki pek çok yapımı izledim açıkçası. O yüzden Younger'a başlamakta hiç tereddüt etmedim.

Konusu şöyle: Liza, iyi bir üniversiteden mezun olmuş; yayıncılık hayatına hızlı bir giriş yapmıştır. Ancak evlenip, çocuğu olduktan sonra çalışmayı bırakmıştır. Gelin görün ki, kırk yaşına geldiğinde kocası tarafından aldatılır Liza. Bu doğrultuda evliliği biter ve yine kocası yüzünden para sıkıntısı çeker. Liza iş aramaya başlasa da kaldığı yerden devam edemeyecektir. Yaşı yüzünden bir türlü işe giremeyecektir. Bunun üzerine arkadaşı ona 26 yaşında gibi davranmasını tavsiye eder. Liza kıyafetlerini, saçını, tavırlarını ve kimliğini değiştirir. 26 yaşında, Hindistan'da gönüllü çalışan ve iş dünyasına dönen birini iş dünyası kabul edecektir. Böylece Liza, yayın dünyasına büyük bir yalanla geri döner.



Sex and the City tandanslı demem boşuna değil; yapımcılığını ve yazarlığını Darren Star yapıyor. Kendisi Sex and the City'nin de proje tasarımcısıydı. Yani bu konuda epey deneyimli kendisi.

Dizi tabii ki Liza üzerinden gitse de, oldukça iyi karakterleri var; lezbiyen en yakın arkadaş Maggie, yirmili yaşlarına tapan iş arkadaşı Kelsey, Kelsey'nin şu an ismini hatırlayamadığım ilginç arkadaşı, yer yer tuhaf olan ancak sevimli patron Diana, olgun ve yakışıklı bir diğer patron Charles, dövme sanatçısı ve yine oldukça yakışıklı olan -Liza'nın sevgilisi olacak- Josh.


Dizinin en sevdiğim yönü, bir bölümün yirmi dakika olması. Zaten çıtır çerezlik bir dizi, yani bu yapımdan böyle hayat sorgulamaları, efendime söyleyeyim toplum eleştirileri, fikir propagandaları filan beklemeyin. Yemeğinizi yerken, işten geldiğinizde açıp bakacağınız, eğlenceli ancak yormayan dizi türünde kendisi.Yakışıklı erkekler, güzel kızlar, yayıncılık hayatı, New York manzaraları, güzel kıyafetler var. Ki kendisini bu yüzden sevdim, yirmi dakikada vereceğini veriyor ve bitiyor.

Tabii dizinin eksik yönleri yok mu? Var. Mesela bazı kısımlar oldukça zorlama oluyor, ancak önceki paragrafta dediğim gibi bu "iyi vakit geçirten" dizilerden. Fazlasını beklememek lazım ^-^

Bir kıyaslama yapacak olursam: Gossip Girl gibi cıvık değil, Sex and the City gibi -henüz- ilişki odaklı değil, The Carrie Diaries gibi üstün körü değil, The Devil Wears Prada gibi de kariyer odaklı değil. Evet böyle bir harman işte, her şeyden biraz var ve biraz yok.

Hilary Duff'ın aydınlatıcısını merak ediyorsam amacına ulaşmış bence asdfghjklşi


Söylemeden duramadım, 3. sezonun sonuna geldim ben. Yani:

JOSH! :O :O :O Üzüldüm çocuğa bildiğiniz :(

7 Haziran 2017 Çarşamba

2

Wonder Woman: Bir Amazon Meselesi



“Please take my hand. I give it to you as a gesture of friendship and love, and of faith freely given. I give you my hand and welcome you into my dream. Please” -Wonder Woman  #167

Konumuz malum; Wonder Woman. Öncelikle yazının gidişatını söyleyeyim, öncelikle blogumdaki diğer film yazıları gibi genel olarak birkaç şey söyledikten sonra çizgi romana paralel mi konusuna gireceğiz. Daha sonra toparlayacağım ve herkes evlerine dağılacak. Yazının hangi kısmını okumak size kalmış. Ve buraların oldukça fazla miktarda spoiler barındırdığını söylememe bile gerek yok bence. Filmiz izlemediyseniz okumanızı önermem. Öyleyse başlıyorum dın dın dııınnn!

Filme çıktığı gün git gittim ben, ancak –migren atağımdan dolayı- 23.15 seansına gidebildim. Zaten Meydan’da alt yazılı iki seans vardı yamulmuyorsam; biri gündüz –ki o saatte gitseydim bile yer bulabileceğimi sanmıyorum- diğeri de benim gittiğim seanstı işte. Açıkçası ben o saatte, alt yazılı da olmasından mütevellit, pek kalabalık olacağını düşünmüyordum. Çok yanılmışım, beklemediğim bir şekilde doluydu salon. Tabii Batman v Superman gibi tıklım tıkış değildi ancak dediğim gibi beklentimin üzerindeydi. Aferin gençler, böyle filmleri sinemada izlemek gerek. Ayrıca gerekli yerleri de esefle kınıyorum alt yazılı seansını bu kadar kısıtlı tuttukları için. Bir de yanımdaki her halta kahkaha atan ergenler olmasaydı daha da iyi izlerdim. Seks göndermesine kahkaha atan insan kaldı mı yahu? Kalmış işte.



Şimdi gerçekten konumuza giriyorum. Wonder Woman’ı nasıl bilirsiniz? Hani meşhur “Trinity”nin parçası olsa da bu zamana kadar üzerine gerektiği gibi yoğunlaşılmamış kahramanımız. Themyscira’da dünyaya gelen tek çocuk; Themyscira’nın Prensesi: Diana.

İşte filmimiz tam da bu kadını konu alıyor, Themyscira’nın Prensesi’ni tanıyoruz. Diana’nın köken hikâyesini öğreniyoruz, Paradise Island’dan çıkışını ve kendini bulmasına tanıklık ediyoruz. Diana’nın çocukluğundan beri Themyscira’da geçirdiği günleri, yetiştirilme tarzını, Amazon’ların kökenini öğreniyoruz ve bir gün I. Dünya Savaşı sıralarında Steve Trevor’ın Cennet Adası’na düşmesiyle esas hikâyemiz başlıyor. Diana bu denli büyük bir savaşa bir tek Ares’in (evet, savaş tanrısı olan) sebep olabileceğini savunuyor ve Man’s World diye tabir edilen bizim dünyamıza, Ares’i durdurmak için açılıyor.



Filmin ilk yarısının çok çok çooook iyi olduğunu söylemek zorundayım. Themyscira’nın tasviri muhteşem olmuş. Tüm savaşçı Amazon’ları, barış yanlısı olsalar da adanın her yerinde yapılan talimler, tüm o bakış açıları; müthişti ya müthiş! Özellikle burada Diana’nın karakterizasyonunu sevdim, annesi tüm o “eğitim”den uzak tutmaya çalışması ancak Diana’nın yine de bir savaşçı olmak için ısrarı, motivasyonunun verilmesini gayet yerinde buldum. Amazon’lara öğretilenlerin Diana’da sadece bir “öğreti” olarak kalmaması, görev bilincinde sonuna kadar gitmesi ve bu doğrultuda Themyscira’ya –belki de- dönemeyecek olmasına rağmen geri adım atmaması, Diana’nın profilini çok iyi yansıtmış. Çünkü bizim bildiğimiz Wonder Woman savaşmaktan asla geri durmaz.

Ben en çok Themyscira sahnelerine hayran olsam da, Diana’nın no man’s land ilan edilen yerde “eeeh, yeter be” deyip kendini artık tutamadığı sahneye de bayıldım. Bu gerçekten de Diana’dan beklenilen bir hareket J Yine bizim dünyamızda yaşadığı şaşkınlıklarını, gördüğü şeyleri, -her ne kadar kitaplarda okumuş olsa da onu yaşamak farklı bir durum sonuçta- izlemeyi çok keyifli buldum. Kar yağışı, dondurma, bebek bu doğrultuda çok hoş detaylardı. Pek tabii kıyafetler de. Zırhları zaten biliyorduk da, kıııız, kıyafetler ne güzeldi öyle?



Dönem demişken yine yapılan göndermelere (kadınların oy hakkı meselesi vs) bayıldım. Zaten Lunderdoff gerçekte de olan bir generaldi, filme aktarmak oldukça mantıklı olmuş. Savaşın yine önemli insanlarından birinin Dr. Maru olması da tabii ki kaçınılmaz ama hoş bir noktaydı. Savaşı bitirmek için Savaş Tanrı’sını arayan bir kadın ve savaşın seyrini değiştirebilecek çalışmalar yapan başka bir kadın; oldukça şık bir detay.

Ares’in “Sir Patrick” kimliğinde dolaşması da ayrı bir noktaydı. Malumunuz, Aziz Patrick’e bir gönderme olduğunu düşünüyorum ancak çok da teori kasmayacağım bu konuda. Gözüme öyle çaptı açıkçası bir gönderme yahut bir eleştiri olduğuna da emin değilim.

Diana’nın hümanist yanı oldukça iyi konmuş ortaya. Belki izleyen mizantropist arkadaşlar, Diana’nın bu kadar saf bir şekilde hümanist yansıtılmasına kızmış olabilir ancak ben çok beğendim. İnsanın hümanist doğmadığını ancak sıkı bir eğitimden geçmiş bireyin yolunun hümanizmden geçtiği mesajını tartışabilir miyiz burada? Eh pek tabii pek çok mesaj tartışılabilir ancak yazının bu kısmını artık pek de uzatmaya niyetim yok ^^ Diana’nın “inancı”ndan vazgeçmemesi, o saflığı; aradığımız, olması gereken kahraman özelliklerini oldukça doğal bir şekilde aktardıklarını düşünüyorum.



Şimdi “çizgi romana paralel mi?” sorusu pek de yeterli bir soru değil. “Hangi çizgi romana paralel veya değil?” sorusu daha yerinde olacaktır. Themyscira ve Wonder Woman deyince aklıma gelen şeyler belli benim: Tarihte erkekler tarafından öldürülen kadınların Themyscira’da toplanmış olması ve yine ilk öldürülen kadın olan Kraliçe Hippolyta’nın doğmamış bebeğine duyduğu özlemle kilden bir çocuk yapması ve bu bebeğe –Diana işte bildiğimiz- Zeus tarafından can verilmesidir. Orijinal köken hikayesini kabul ediyorum yani ben.

Ancak New52 ile bu köken değiştirildi biliyorsunuz. Diana Zeus’un çocuklarından biri olarak geçiyor ve Hippolyta bunu ona söylememek için kil hikayesini anlatıyor. Daha sonra Diana bunu öğrenince Ada’dan gidiyor, Hippolyta ise Hera ile karşılaşıyordu. Neyse, daha fazla detaya girmeyeyim.

Açıkçası ben hiçbir zaman bu köken hikayesini kabul edemedim, -hele Amazonların denizcileri damızlık olarak kullandıktan sonra onları öldürmeleri ve erkek çocuklarını kabullenmemeleri benim zihnimde WW evreninde oturtabileceğim şeyler değildi- ancak yine de bu hamleyi başarılı bulmuştum. Özellikle Zeus’un kızı olmasıyla yaratılan yeni “tanrı” imajı ve seriye Sandman’vari bir hava katılmasıyla okuması –yukarıda saydıklarımı saymazsam- oldukça keyifli bir hâl almıştı.



Themyscira’nın kökeni ne New52 kökeni, ne de bizim aşina olduğumuz köken; konunun Ares’e bağlanması için değiştirilmiş. Açıkçası ben öldürülen kadınların toplandığı köken hikâyesini hiçbir şeye değişmem – bu yüzden de eski hâlinin kullanılmasını daha çok severdim. Ancak kurguyu böyle bağladıkları için, pek de bir şey diyemiyorum.

Diana ise New52’deki gibi Zeus’un kızı; Hippolyta çizgi romandaki gibi bunu ondan saklıyor, ancak kalan kısım ise bizim Steve Trevor ile aşina olduğumuz gibi. Dolayısıyla eski – yeni karışımı olmuş. Oldukça mantıklı çünkü Diana’nın daha güçlü görülmesi açısından bir Tanrı’nın kızı olması her daim daha fazla tutar. New52’de Diana’yı Antiope değil, War (yani Ares işte) eğitiyordu. Açıkçası bunu değiştirip Antiope yapmaları hoşuma gitti benim.

Yani, eski Wonder Woman çizgi romanları ile yeni hikayelerin karması bir film var karşımızda diyebiliriz.

Aaa, unutmadan! Diana’nın sivilleşmeye çalıştığı sırada gözlük takması oldukça klişe ama çok hoş bir detaydı! Çizgi roman okurları klişeyi sever efem; çizgi romanla ilgisi olmayan insanlara büyük ihtimalle çok sıkıcı gelse de of kors ay layk it! ^^

Tabii 226 elbise ile yapılan bir gönderme de gözlerden kaçmadı: 1987 – 2006 yıllar arası yayımlanan Wonder Woman serisi #226’da son bulmuştu. Bir de dondurma göndermesi vardı ki, epey sırıttırdı beni: Geoff Johns’un yazdığı Justice League (2011) #3’de geçiyordu bu sahne. Ben sırıttım valla.



Değinmek istediğim bir nokta daha var; bir orijin filminin DC film evreninin “son şansı” olduğu gibi bir misyon yüklenmesi. He bir de filmin en iyi DCEU filmi olduğunun iddiası.

Hakiki bir çizgi roman okuyucusunu (olduğumu iddia etmiyorum – daha okunacak tonlarca şey var^^) tatmin etmek zordur. Özellikle en ilginç şeyleri bile merak etmeye başlıyorsunuz bir yerden sonra, mesela “Diana’nın ismi neden Diana?” gibi bir noktaya takılabiliyorsunuz. (çünkü Steve Trevor’ın annesi a.k.a Diana Trevor a.k.a Diana Rockwell) Evet, oldukça zordur çünkü çizgi roman okuyucusu hem edebi olarak hem de görsel olarak beslenir zaten; bu yüzden her türlü uyarlamaya kötü bir şey bulabilir (çoğu zaman kendince haklıdır da), zamanla karakterin kökenine sadık kalması yetmeyebilir ona, çünkü o “sequential art” denen en temel terimi filmlerde arayabilir, hatta büyük ihtimalle bunu yaparken farkında olmaz. Ama filmler de temelde ardışık sanat kavramına uysa da, yıllarını çizgi roman dünyasına vermiş insanlar “panel”in yarattığı etkiyi filmlerde görmek istiyor gibi geliyor artık bana. Bu yüzden Batman v Superman bazılarımıza –well, hi!- bir şaheser gibi gelse de diğerlerine “bu neydi be şimdi?” tepkisini verdirebiliyor.

Bu doğrultuda Batman v Superman –şu anlık- benim en sevdiğim DC filmi. Verdiği o paneller arasında dolaşıyormuşum hissine bayılıyorum ben. Ancak Wonder Woman’ın böyle bir misyonu yok. Hatta tam tersine hedef kitlesi pek de çizgi roman okumayanlar; dolayısıyla potansiyel yeni çizgi roman okurları. Haliyle aslında beklenmesi gereken tek şeyin Diana’nın orijini iyi anlatıp anlatmadığı olmalıydı, ki ben de hem eski hem de yeni okuyucuya yönelik iyi bir köken filmi görüyorum.

Bunlar dışında yukarıda bahsettiğim gibi, DCEU’nun son şansıymış gibi yaftalamalar –üzgünüm ki- bana boş muhabbet gibi geliyor. Orijin filmi bu, karakter tanıtılır, sevilirse üstüne gidilir sevilmezse başka bir yerde imajı tekrar yaratılır ve ya o da yapılmaz. Yani koskocaman evreni asla ama asla tek filme bağlayamayız. “En iyi film” mevzusu da kişiden kişiye değişir; yukarıda da söylediğim benim en sevdiğim Batman v Superman ancak bu başkasına göre Man of Steel de olabilir. Kişinin filmden beklentisine göre değişir yani bu durum.



Toparlayacak olursam artık, Warner Bros. yapılmayan bir şeyi yaptı, (korkmayın burada feminizm manifestosu yazacak değilim^^) kadın bir kahramana yöneldi. Üstelik bunu, sadece bunun arkasına sığınarak üstünkörü bir şekilde yapmadı. Bize iyi bir hikayeyi, iyi bir kurgu ve iyi bir yönetmenlikle verdi, bundan da öte filmin verdiği pek çok mesaj daha şimdiden pek çok kişiye ilham vermiş durumda (hayır gizli romantik falan değilim). Üstelik verdiği mesajları “aha buradayım ben, komple baştan aşağı mesajım, fikir filmiyim abi ben” diyerek yapmadı, iyi bir şekilde harmanlayarak verdi bize.

Şu an yazıyı buraya kadar okuduysanız, tebrikler bin dört yüz küsur kelimelik bir yazıyı okudunuz. Pek tabii filmin kötü yanları vardı, bir bin dört yüz küsur kelimeden fazla da kötülemek için sarf edilebilir. Ama açıkçası hiç canım istemiyor. Wonder Woman gibi bir karakteri beyaz perdede görebildiğim için mutluyum. Tabii ki her zaman daha iyisi yapılabilir. Her zaman çıkılacak bir üst seviye vardır. Umut ediyorum ki, o üst seviyeye de çıkarız da bu filmi kötüleriz. Evet, umarım o günleri de görürüz ^^


Öbür türlü 2011’de yapılmaya çalışılan projemsiyi beklediğimiz günleri hatırlıyorum. Aman iyi ki iptal oldu o iş, epeyce kötü olacaktı çünkü.



Edit: Eşekliğimden okuma listesi eklememişim. Bir kaç kişi nereden başlayalım, okuma sırası nedir diye sorunca ekleyeyim dedim: http://www.cizgikafe.com/1995/03/wonder-woman-okuma-rehberi.html

19 Mayıs 2017 Cuma

8

Dönem Filmleri 2 | The Illusionist

"Everything you have seen here has been an illusion."



Yine bir dönem filmi... Bahsettiğim bir önceki dönem filmini de buralardan bir yerlerden bulabilirsiniz. Seviyorum mereti ne yapayım yani? Yalnız bu sefer bahsini edeceğim -başlıktan da anladığınız üzere- The Illusionist çok çok tanıdık gelebilir, ay gelmesin lütfen! ^^

2006 yapımı olan film, aynı yıl çıkmış olan Prestige ile oldukça benzetilmekte. Ancak ben bunu Illusionist'e bir haksızlık olarak görüyorum. Illusionist de oldukça iyi bir film çünkü, "Amaaan Prestige gibi işte" yorumlarını görünce üzülüyorum. 



Konusunu bilmeyenler için bahsedeyim: Edward Norton'un boy gösterdiği filmimizde Eisenheim, oldukça aristokrat olan Sophia'ya aşık olur. Çocukluklarından beri aşık olsalar da tabii ki sosyal statü bu birleşmenin önüne geçer. Bunun üzerine Eisenheim ülkesinden gider ve yıllar sonra geri döner. Bu sırada Sophia, Avusturya - Macaristan prensi Leopold ile evlenmek üzeredir. Eisenheim'ın ülkeye dönüp oldukça zekice yaptığı illüzyon gösterileri ile hikâye gelişecektir. 

Oldukça spoiler vermemeye çalıştım çünkü film hakkında ne kadar az bilirseniz o kadar iyi. 


Film, Amerikalı yazar Steven Millhauser'ın -ki kendisi Pulitzer ödüllü bir yazar- "Eisenheim The Illusionist" isimli hikâyesinden uyarlama. Dolayısıyla sağlam bir temeli olduğunu söyleyebiliriz. Film, Akademi Ödülleri'nde, En İyi Sinematografi dalına aday gösterilmiş. Yani çekim açılarından, ışığından, kamerasında -sanki çok anlarmışım, eğitimini almışım gibi asdfghjk- bahsetmeme gerek yok. Çok çok güzel sahneler var. Kıyafetler de güzeldi, daha ne olsun! ^-^

Edward Norton'dan bahsetmeden geçemeyeceğim <3 Adam gerçekten havalı. Rolünü çok iyi oynamış, ne kadar güzel kotarmış. Sophia hanım kızımız da iyiydi. Ama işte karşısında Edward Norton olunca yanında sönük kalması işten bile değil, farz gibi bir şey hatta.

Filmin akışı çok güzel. Konusunu çok açmadım çünkü tam da plot twist  severlere yönelik. Ay işte şaşırtmalı sonu var yani. O yüzden dikkatli izlemenizi öneririm. Üstelik şaşırtma yapmaya çalışırken ben buradayım diye bağırmıyor, olaylar oldukça zekice bağlanıyor. Ancak şunu söylemeliyim ki, olayı önceden çözmek istiyorsanız çok da düz mantığınızdan ayrılmayın. Düz mantık çoğunlukla işe yarar.



Diğer bir nokta ise filmde bulunan bir takım göndermeler. Filmi yeni izlemedim; o yüzden şurada şu vardı, burada bu vardı diye net bir şey söyleyemeyeceğim ancak incile yapılan göndermeler vardı. Bununla birlikte filmin kendi içinde bir fantastikliği, bilim kurguya yönelik kısımları da mevcut.

Sonuç olarak, güzel sanat / görüntü yönetmenliği, iyi kurgu, iyi oyuncular ve iyi bir denkleme sahip film. Ancak söylemeliyim ki ben filme muhteşem beklentilerle başlamadım. "Aaa Edward Norton varmış, hıımm dönem filmiymiş aynı zamanda. E, izlenir ki bu" diyerek izlemiştim. Oldukça keyifli bir saat elli dakika geçirdim de. Bu kadar övdüm ettim ama siz de çok yüksek beklentiyle başlamayın ^^ 

Sona dikkat! 

2 Mayıs 2017 Salı

0

Real Purple


Tür: Drama, Josei, Hayattan Kesit, Romantik
Yazar: Park Soo Hee
Çizer: Park Soo Hee
Tarih: 2002
Durum: Tamamlandı
Volume Sayısı:

Konuya girmeden önce söyleyeyim: yukarıya Josei yazdım ama kesinlikle Josei değil; bildiğiniz Shoujo bu. Froumlarda filan Josei'ye almışlar diye ekledim. 

Amerikan ve Fransız çizgi romanlarına ara vermiştim geçenlerde. O dönem Manhwa okumaya verdim kendimi. Aslında tam olarak öyle sayılmaz; belki biliyorsunuzdur Goong’u çok sevdiğimden (hem diziyi hem manhwa’yı) Park Soo Hee’nin diğer eserlerini de okuyayım dedim.“Goong ne be?” diyenlere gelsin o zaman linkler;



Real Purple 2001’de yayımlanmış.Yani aslında So Hee unnie’nin (evet, aynen böyle yazdım çaktırmadan devam edelim, ehem) bir nevi kendini geliştirdiği kitap diyebiliriz, malum So Hee’nin en büyük başarısı Goong 2002’de yayımlanmaya başladı.

Konusundan da bahsedeyim de öyle devam edeyim yazıya: Hye-Won’un anne babası boşanmıştır. Kardeşi Joo Won babasında kalmış, Hye Won ise annesinde. Ancak Hye Won’un annesi başka bir adamla evlenmiştir ve Hye Won da “yeni ailesiyle” birlikte yaşamaya başlamıştır. Üvey babasının üç çocuğu vardır; ikisi kız, biri erkek. Min-Hyuk (kardeşlerin erkek olanı) Hye Won’la neredeyse yaşıttır. Tahmin edeceğiniz üzere üvey kardeşler Hye Won ve  Min-Hyuk birbirlerine aşık olacaktır.

Ay durun öyle sapıkça bir manhwa değil bu! Kaçışmayın hemen! (Hem daha geçenlerde arada kan bağı olmayan kardeşlerin aşkını anlatan bir dizi dönmüyor muydu Türk televizyonlarında)

Konuya burada açıklık getirip değinmek istediğim konulara gelmek istiyorum hemen: Manhwa’da cinsel içerikli hiçbir olay yok. Aslında kimilerimiz buna tam anlamıyla aşk da demeyecektir çünkü bu iki gencin olmayan iletişiminin başlamasını anlatıyor bir nevi; kendilerini birbirlerine aşık olarak atfetseler de iş arkadaşlık boyutunun azıcık ilerisinde kalıyor.



Goong’da olduğu gibi bir karakter derinliği yok çizgi romanda (Evet, çizgi roman) Zaten üç volümcük bir şey, hemen akıp gidiyor. Park So Hee de “ben anlatacağımı anlatıp gideyim” modunda yazmış & çizmiş olacak ki, olaylar hemencecik gelişip çözümleniyor. Spoiler vermek istemiyorum ancak oldukça klişe bir konu okuduğumuzu düşünürken (yeni ailede kabul edilmeyen anne & kız denkleminden bahsediyorum) bir anda “Aaaa bak sen” dedirtti bana. So Hee unnie iyi bir noktadan vurmuş, öyle ki ben “bu noktadan sonra trajediler, dramalar, çekişmeler, allah ne verdiyse gelir artık” dedim ama öyle olmadı, -okursanız anlarsınız- bahsettiğim mevzu hemencecik kapandı.

Karakter dernliği yok dedim ancak şundan bahsediyorum; yoğunlaşma baş karakterlerimiz üzerinde. Hye Won küçükken bir travma yaşamış, korkuları olan bir kız;  Min-Hyuk’da travmatik bir çocuk, önceden oldukça konuşkan olan çocuk artık gülmüyor bile. Biz de bu ikilinin sorunlarını bir noktada beraber çözmelerini görüyoruz.



Yukarıda belirtmeye çalıştım ancak burada açıkça söyleyeyim; karakterler Goong’daki gibi profesyonel değil ve bazen Goong’u da hatırlatıyor. Hikaye zaten Goong kadar iyi değil. Çizimler için de bu söylediklerim geçerli ancak yine de güzel bir manhwa Real Purple.

Temasını ise tam olarak şöyle açıklayabilirim: isminden yola çıkalım. Mor; bunalımın, ölümün, acının, kederin, yani melankolinin rengi olarak kullanılır. Oldukça kısa diye nitelendirdiğim bu manhwada hepsi var. Yani bir gençlik manhwası okurken bunlarla da karşılaşacağınızı şimdiden belirteyim.

(Paragraf içi not: Mor konusunda ciddiyim. Bunun psikolojik olarak epey açıklamaları mevcut; intihar edenlerin çok sevdiği bir renk olarak tanımlanır –nevrotiklerin kullandığı da oldukça yaygın bir bilgi. Kurgularda mor rengine ilgi gösteren veya bu renge yapılan bir gönderme ile o karakterin depresif kişiliğine / mental veya ruhsal sıkıntılarına bir atıf yapmak da epey kullanılan bir şey. Bunun yanında sadece depresyonu simgelemek için değil "Yaratıcı Zeka"yı da sembolize etmek için kullanılıyor mor. Joker'i, Batman'i morlar içinde görmemiz tesadüf müdür? Noope! Ya da belki de öyledir, bilemedim şimdi :/)

(Tanıdık geldi mi? Bence de ^^)

Bir de eleştirecek olursam, bazı yerler epey kopuk. Neden bilmiyorum ancak, olaylar zaten az, ilerlenen tema tek bir tane bunda da kopukluk olsun beklemiyor insan. Hele bir chapter vardı ki konuyla tamamen bağımsızdı. Ancak dediğim gibi So Hee’nin ilk yayımlanmış çizgi romanı olduğunu unutmuyorum bu noktada.

Toparlayacak olursam artık; fena bir iş değil Real Purple. Gençlik teması üzerinden ilerleyen, birbirlerinin hayatına etki eden iki gencin hikayesi güzel verilmiş. Kendisi bir çırpıda okuduğum bir manhwa oldu.


Ayrıca evet, Park So Hee’nin diğer işlerini de yazacağım umarım.


27 Nisan 2017 Perşembe

0

Buraya Bir Şeylerin Dayanılmaz Hafifliği ile İlgili Başlık Gelecek



Arada geliyorlar bana. Keçileri falan kaçıracağımdan korkuyorum, genetiğim de müsait yani. Olur mu olur. Onun için çok da “şey yapmadan” mevcut durumdan uzaklaşmaya çalışıyorum. Ay ne iğrenç anlamsız b*ktan bir giriş oldu allahım yarebbim, neyse baştan alalım. bııızzzt!

Geçenlerde Batman R.I.P’i baştan okuyorum; ay yine olmadı ben tekrar başlayayım.

Benim çok pis bir huyum var, hatta bir entaride yazmıştım onu buraya kopyalayayım:

İzlediği filmi tekrar izleyen insan
“bazı insanlar için takıntıdır. mesela ben. yeni bir filmi izlemeye niyetlendiysem, önce çok sevdiğim 3 - 4 filmi elden geçiririm. bir de film - dizi ağırlıklı blog tutuyorum. yeni bir film yazısı yazabilmek için ne kadar vakit geçirdiğimi siz düşünün^^”

Heh benim böyle ilginç takıntılarım vardır. Bu çizgi roman okurken de -tam olarak böyle olmasa da- geçerli. Durup durup çok sevdiğim çizgi romanları okumak, yeni bir şeyler keşfetmekten, okumaktan -daha kolaydan ziyade- daha çekici gelir. Yine böyle bir dönemdeydim, No Man’s Land’i okudum. Sonra da üstüne Batman R.I.P atayım dedim. Neyse, güzel güzel okuyorum ediyorum derken böyle bir fenalık geldi bana.

Ha peşin peşin söyleyeyim, durumun Grant Morrison’la hiçbir alakası yok, hatta gerekli / gereksiz pek çok ortamda savunmuşumdur kendisini; severiz sayarız.

Neyse, böyle bir boşluk duygusu, böyle bir “lan ne yapıyorum ben” hissiyatı; efendime söyleyeyim bir zaman akıp gidiyormuş da ben geriden takip ediyormuşum duygusu hasıl oldu.

Lüzumsuz sayıda çizgi roman okuyan herkesin başına gelir sanırım bu durum. Çünkü iş, size keyif veren bir aktiviteyi, bir hobiyi gerçekleştirmekten daha farklı bir duruma dönüşebiliyor. Mesela kötü olduğu bilinen bir eseri bile sırf “e ama DC / Marvel külliyatında var, okumasam olmaz” mantalitesiyle okuyabiliyorsunuz, yahut bir süre sonra, -daha temelde- iyiyi / kötüyü seçip okumaktan ziyade, bir “açlıkla” okunuyor / biriktiriliyorsa bu çizgi romanlar; zannediyorum ki “ya ben ne yapıyorum” düşüncesi bir yerde su yüzüne çıkıyor. (He ben biriktirme konusunda henüz o kadar manyaklaşmadım)

Böyleyken böyle, ben de bir süre çizgi roman okumayayım dedim. Bunu şeye benzetebilirim, çok fazla parfüm koklayan birinin, bir yerden sonra koku almaması gibi örnekseyebilirim. Bakın bir migren hastası bu durumu böyle betimliyorsa, ciddi anlamda bir sıkıntıdan bahsediyordur. Bir süre bırakayım da “tat alma duyularım” tekrar bir aktive olsun dedim.

Yahu sonra fark ettim ki, benim sıkıntım çok başka. Daha derinlerde bir şeyden bunalmışım ben; hayatımın hep aynı döngüde olmasından sıkılmışım. Hep aynı insanlar, hep aynı eylemler, aynı, aynı, aynı…

Ciddiyim, 2014 yılından bu yana –ki mezun olmama tekabül eden yıldır- hayatımda hiçbir şey değişmedi. Nesnel anlamda söylüyorum ve söylüyorlar bunu. Ama yazık ki ben değiştim, sıkıntı da buradan kaynaklanıyor. Hımmm bunu da örnekseyeyim o zaman, farklı ürünlerle aynı kek tarifini uygulamak gibi, görüntüyü tutturuyorum ama ben eski tadı istiyorum, ancak eski malzemeleri bulmamsa artık mümkün değil…

Hele son bir yılda hayatım hiç değişmedi ama ben gözle görülür bir şekilde değiştim. Hem fiziksel, hem ruhsal. Geçen yıl benim için sıkıntılı bir süreçten geçtiğim için altı kilo verdim mesela -1.78 insanın 52 kilodan 46 kiloya düşmesi pek de hoş değildi-, sanki 2010 – 2014 dönemine geri dönebilecekmişim gibi saçlarımı kestirdim falan falan falan…

Eee bunları niye anlatıyorum yani şimdi değil mi? Bundan bir çıkarımım oldu tabii ki. Bir süre önce değişim hakkında yazmıştım. Değişmek şart, değişim bir parçamız. Belki her gün büyümüyoruz ancak her gün yaş alıyoruz, “ah eski arkadaşlıklar, sohbetler, ne güzeldi” diye nostalji yapmamız da buradan geliyor belki de, içten değişiyoruz ya, o değişime ayak uydurmamız gerek. Yoksa değişime ayak uyduramadığımız her an o “zamana ayak uyduramama” ya da “bir şeyler kaçıyor”muş hissi bir anda bir yerlerden pırtlayıverecek. Her ne kadar “ya ben değişmek istemiyorum bana ne yaaaağ, hayatım böyle güzel benim” diye bir çocuk gibi zırladıysam da, bir noktadan sonra buna direnmeye çalışmak, intihar etmeye çalışmak gibiydi. “Ölmezsen o sıkıntı” derler ya, “değişmezsen o sıkıntı”.

Böyle işte; bir döngü teklemesine kapılmış bulundum ben de geçenlerde, neyse ki teşhisi hemen koydum. Bir şey izleyecek / okuyacakken, önceden sevdiğim şeyleri tekrar etmem de işte bu yüzdenmiş, hayatımdaki hareketin mutlak değerinin sıfır olmasını istememdenmiş. Ancak fark ettim ki, insanın hayatındaki güzel insanlarla beraber yol alması da ayrı güzel. Onlar gitmesin de, gerisi çok da önemli değil…

Öyle işte, bir mezuniyet nelere kadirmiş. Az kalsın veletliğimden beri sürdürdüğüm mis gibi hobimden –çizgi roman okumaktan bahsediyorum- olacaktım.

Yine kafanızı patlattım, bir daha ki “ilginç düşünmeli” yazımda görüşürüz diyeyim.

Ha öbür ihtimal mi? Renkli bir kostüm giyip sokaklarda kahramanlık yapmam ve kendi kendime konuşmamla sonuçlanabilir. Şaka şaka - arada bir kendime Zur-En-Arrh deyip, cıvatalar sağlam mı diye kontrol ediyorum. Henüz bir sıkıntı yok!(?)



17 Nisan 2017 Pazartesi

0

Me Before You


Sadece denk gelerek izledim filmi, öncesinde konusunu, oyuncularını hiçbir şeyi bilmiyordum. Neyse ki, iyi filme denk gelme yönüm iyidir, bu da şansıma güzel çıkanlardan ^-^ İşte evrendeki bütün şanslarımı film izlerken harcıyorum, sonra ortalıkta "ya benim hiçbir işim neden yolunda gitmiyor" diye zırlıyorum. Tamam zırlamıyorum, daha çok kendimle dalga geçme evresindeyim ^-^

2016 yılında çıkan film bir roman uyarlaması. IMDb puanı da (şu an için): 7.4
Konusu ise şöyle: Lou Clark garson olarak çalışmaktadır ancak işten çıkarılmıştır. Bunun üzerine yeni bir iş aramaya girer ve bulur, felçli olan birine bakıcılık yapacaktır. Bakacağı kişiyi yaşlı biri olarak düşünürken ters köşe olur. Will Treynor, bir motor kazasında felç kalmıştır. Başlarda oldukça huysuz davranmaktadır Will. Ancak zamanla iletişimleri değişecek, bu süreçte Lou Clark, kendini bulacaktır.



Konunun klişe olduğunun farkındayım, karakterler ilginç değil. İşleyiş ilginç değil. Ancak ilginç bir şekilde klişeleşmiyor, bunun da ötesinde bayağılaşmıyor. Hatta şöyle söyleyeyim, klasik olan olsun ve Will o sandalyeden kalksın diye çok bekledim. Ancak öyle olmadı.

Hatta uyarayım ki, sonu mutlu biten filmlerden değil. 

Will aşkı bulsa da kafasına koyduğunu yapmaktan vazgeçmiyor. Hiçbir şey onu "sonundan" geri koyamıyor. Bu doğrultuda Clark üzülüyor, acı çekiyor ancak bu da onun evrilmesine giden yol. Bunları da gerçekten yaşamalıydı. Böylece ne yapmak istediğine karar verecek daha da önemlisi çok sağlam bir hayat tecrübesiyle yoluna devam edecektir.

Tabii filmin eleştirilecek yönü de çok, Clark'ın yedi yıllık sevgilisine yapılan hiiç etik değildi ancak, bu Will ve Clark'ın hikayesi olduğundan diğer karakterlerin bir önemi, derinliği yok. Bu da eleştireceğim  noktayı daha da çok arttırıyor, neden sadece Will ve Clark?



Durum hikayesinden çok olay hikayesine yakın bir film. Bu doğrultuda karakterlerimiz hakkında çok fazla bir şey öğrenemiyoruz, önceki hayatları hakkında pek bir şey verilmiyor. Ciddiyim, "Will çok yakışıklıydı, yaşamayı severdi işte ama elim kaza :///" ve "Clark, hayat dolu genç kızımız, Will'i hayata bağlamaya çalışacak, çok fakir ama modaya meraklı"dan öteye gitmemiş. Ha bir de olmazsa olmazımız, evlenen eski sevgili var. Yani ben de derin psikolojik tahliller yapın demiyorum ancak protagonistlerin üzerine biraz daha gidilmeliydi bence. Canımız, ciğerimiz Will'i biraz daha tanısaydık fena olmazdı bence?

Bununla birlikte İngiltere kırsalının muhteşem manzaraları için bile izlenir. Ayol ne güzel yerde yaşıyorsunuz ya <3 Filmin pastel - soft renklerine bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. (Ancak Clark'ın kaşlarını az biraz inceltseydiniz fena olmazdı sanki?)

Toparlayacak olursam, klişe ama bayağı olmayan, bir fikri olan ama bunu gözümüze gözümüze sokmayan "çıtır çerezlik" bir film olmuştur. Kendilerini sevdim ancak tekrar izler miyim? Pek sanmıyorum. İzleyin ama, muhteşem manzaralar var, pişman olmazsınız ^-^ 

9 Nisan 2017 Pazar

0

Batman #16 - 20: I am Bane



Yayınlandığı Tarih: 01.02.2017 - 05.04.2017
İçerdiği Sayılar: Batman #16 - 20
Hikaye: I am Bane
Yazar:Tom King
Çizer: David Finch
Yayıncı: DC Comics

Bane'i I am Suicide'da görmüştük. Sağolsun Tom King psikolojik göndermelerden gönderme beğendirmiş, Freud denizinde yüzdürmüştü. Daha sonra I am Bane'e geçilmedi, iki sayılık bir geçiş hikâyesi yayınlandı, burada da Catwoman'ın cinayetlerinin arka planını öğrenmiştik. Şimdi odak noktası, Bane'de! Yarasayı Kıran Adam olmak kolay değil tabii, öyle bir arc yeterli gelmiyor. Psycho-Pirate ile kendini "temizlediğine" inanan Bane, bu sefer de Batman'in oluşturduğu timden, Catwoman tarafından kırıldı. Hem ruhani hem de fiziksel olarak kırılan Bane, Venom'a geri döndü ve de Batman'in peşinde.

Hikayeyi okuyanlar bu kısmı atlayabilir.


Spoiler Bölgesi

Psycho-Pirate, Arkham Asylum'da tutuluyor. Bane oldukça yaklaşmış durumda, Arkham'a adam sokabilmiş. Durumun ciddiyetinde olan Bruce, Yarasa Ailesi'ni topluyor. Onlara Bane'in Gotham'a geldiğini söylüyor. Ancak Claire'ın iyileşebilmesi için beş güne, yani beş seansa ihtiyacı var. Bruce, bizimkilere bu işten uzak durmalarını söylüyor ve o gece Claire'ı Arkham'a götürmek için kızı Batcave'e indiriyor ki ne görsün: Damian, Dick ve Jason asılmış. Üzerlerinde de "I am Bane" yazıyor hem de.

Tabii ki ölmemişler, Batman üçünü alıp, Fortress of Solitude'a götürüp uyur vaziyette Superman'e emanet ediyor. İkinci günde Alfred, Jeremiah Arkham'ın kılığına girerek, Claire'ı içeri sokuyor ve ikinci seans da gerçekleşiyor. Bu arada yıkık yetimhanenin orada, kılık değiştirmiş Selina'yı ve Bane'in yaveri Bird'ü görüyoruz. Selina'yı vuruyor. Bane'in timi Gordon ve Thomas Duke'u da esir alıyor. Derkeen, Bane de Batman'e gözüküyor.

Psycho-Pirate'a karşı, Selina'yı, Tiger'ı Gordon'u ve Duke'u teklif ediyor. Batman tabii ki reddediyor ve ikisinin köken hikayelerinin bir nevi karşılaştırmasını görüyoruz. Sonra savaşmaya başlıyorlar, Batman yenilmiş gibi yaparken aslında Selina'ya zaman kazandırıyormuş, bizimkileri salmış; Bird'ü, Zombie'yi Trogg'u tersten asıp üzerine de "I am Cat" yazmış çılgın kadın. (asdsdfghjkl) Bane de Arkham'a yol alıyor tabii.

Bane'i Maximillian Zeus karşılıyor. Bane Batman'e ulaşana kadar bir villain ordusuyla karşılaşıyor, Batman eğer Bane'i canlı getirirlerse onlara güzel şeyler vadetmiş. Alfred de Bruce'a köpürüyor, aklın yerinde mi sen diye. Ancak Bane yaklaşıyor, ve Batman'e ulaşıyor. Biz de son sayıya gidiyoruz.

Bane ve Batman'in final karşılaşması gerçekleşiyor, Bane Batman'e, onu bunun son olduğunu söylüyor. Batman de "Yıllar her gece bunu duyuyorum." diyor. Bane de "ama ölmedin çünkü seni kurtardılar değil mi?" diyor. Sonra işte tehditler geliyor, işte "senden sonra uşağını, polisi, Robin'lerini öldüreceğim"ler filan. Batman bayağı haşat olsa da "Ama unutuyorsun, Ben Batman'im" diyerek kalkıyor ve zaferi kazanan oluyor. Tabii bunlar olurken Batman'in bir anlamda ne olduğunun sorgulanmasını görüyor, I am Gotham hikayesine, Bruce'un ailesinin öldüğü geceye dönüyoruz.


Değerlendirme

Tom King Batman'ini sevenler ve sevmeyenler olarak ikiye ayrıldık resmen. Yer yer eleştirsem de ben seven taraftayım. Tom King neyi ne kadar vereceğini bilen bir yazar, yeri geldiğinde tam olarak fanboylara / fangirllere göz kırpıyor, yeri geldiğinde de istediği noktayı başarılı bir şekilde revize edebiliyor. Hatta bunu genellikle beraber yapıyor, aksiyonun dinamiğini kurabiliyor. Ancak tam da bu sebeplerden ötürü "aptalca" bulan da çok. (Kalbimi kırıyorsunuz gençler) Mesela bu kadar çok eski kötü cameosu yapmasını ticari kaygılarla yaptığını düşünenler var, aslında bunu kendisi de açıklamıştı: Kendisi zaten bir Batman hayranı olduğu için bir nevi yine kendisini tatmin ediyor, öte yandan da kankası Scott Snyder'la kapışıyor. (asdfghjk evet ben yine cıvımaya başladığıma göre asıl konumuza dönelim)

Bane ismi geçince pek çok kişinin beklentisi çok yükseliyor sanırım. Tom King, I am Suicide'da karakterizasyonu yapmaya başlamıştı, burada da son noktayı koymuş. Kökenini eğip bükerek Bruce'un bir farklı versiyonu haline getirmiş. "Sosyal faktörler"in insan üzerinde nasıl etkili olduğunu göstermiş. Klasik bir detaylandırma.

Bu beş sayı aslında oldukça doluydu. Direkt göndermeleri sayayım ben, (iki gönderme var ki onlara sonra geniş geniş değineceğim) 17. sayıda "Lower Gotham, Nolan Alley" ile Graham Nolan'a, "Arkham Asylum, Morrison Hall" ile Grant Morrison'a, "Arkham Asylum, McKean Clock Tower" ile Dave McKean'a gönderme vardı. 18. sayıda Bane ve Bruce'un kökenleri karşılaştırılırken, Bruce'un ağaç tekmeleme sahnesi birebir Year One'dan alınmıştı.

19. Sayıda Bane, Arkham'a giderken bir nevi kendi Arkham Asylum'unu yaşayacak diye düşündüm (A Serious House on Serious Earth'den bahsediyorum - ki 17. sayıda hem Grant Morrison'a hem Dave McKean'a gönderme yapılmış olması teorimi biraz destekliyor) Burası yeri değil çok dağıtmak istemiyorum ancak, en amiyane tabirle Arkham Asylum, iki durumu ele alıyordu. Birincisi, Batman bir bakıma kendi korkularını sorguluyordu, ikincisi Batman'in kendini bulmasını konu alıyordu; ya da şöyle söyleyeyim, en temel noktada Arkham'a ait olmaktan korkan Batman'in yaptıklarının akılcılığını sorguluyordu. Tımarhaneyi ele geçiren suçluların Batman'i yönlendirmesini baz alıyordu.

Bu bir noktada bizim arc'ımızın temeline bakıyor, tımarhaneyi devralan Batman'in, Bane'i yönlendirip "onu bulmasını" sağlıyor. İşte bu çok hoş bir ayrıntı. Bane, Batman'i sorguluyor, önceki hikayelere de göz kırparak "çevrendeki herkes öldü, ve senin ilk ölümün benim elimden olacak sonra sevdiğin herkesi öldüreceğimi ardından da bu şehri yakacağım" diyor. Bane'in mizantropist yönü öne çıkarılırken, Batman mitosunda oldukça aşina olduğumuz kelimeler olan, olmadığı "intikamcı" kimliğinden ve sağlamaya çalıştığı "adalet" gibi kavramlardan da uzaklaşıyor; sadece Gotham Girl'e yardım etmek istediği veriliyor. Yani bir nevi Bane, Batman'in bu kadar saf bir amaç doğrultusunda hareket etmesini sorguluyor.

Tabii Tom King kafasında sadece Batman'i saf olarak konumlandırmıyor, Bane'in altyapısını veriyordu. Şöyle ki, 19. sayıda Bane'i Maximillian Zeus karşılıyordu. Mutlaka fark etmişsinizdir, Dante Alighieri'nin, İlahi Komedya'sından bir kısmı seslendiriyordu:


Adettendir, İlahi Komedya'dan bahsedeyim biraz. Eser, alegorik yapıda, Dante'nin çıktığı yedi günlük bir yolculuğu ele alıyor. "Karanlık Orman"da ne yapacağını bilemeyen Dante'nin karşısına Vergilius çıkar ve Cehennem, Araf ve Cennet'e olan yolculuğu başlar. Bizi ilgilendiren kısımsa Maximillian'ın okuduğu kısım; Inferno (Cehennem)

“Through me you pass into the city of woe: 
Through me you pass into eternal pain: 
Through me among the people lost for aye.

Justice the founder of my fabric moved: 
To rear me was the task of Power divine, 
Supremest Wisdom, and primeval Love. 

Before me things create were none, save things 
Eternal, and eternal I endure. 
All hope abandon, ye who enter here.”

Bu kısım, Cehennem'in üçüncü kantosunda (Vestibule of Hell) yer alıyor, Türkçesi de şöyle (1):

“Buradan gidilir acılar kentine,
buradan gidilir bitmek bilmeyen acıya,
buradan gidilir yitmiş insanlar arasına.

Adalet yol gösterdi ulu rabbime,
kutsal güç, yüce bilgelik, ilk sevgi
yarattı beni.

Benden önce her şey sonsuzdu; 
sonsuza dek süreceğim ben de.
İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu.”

Sayının sonunda Maxie Zeus, kapanışı William Blake'in (Dante'nin İlahi Komedya'sına dair çalışmaları bulunan ressam ve şair) "Cennet ve Cehennemin Evliliği" ile yapmış:



Rintrah roars and shakes his fires in the burden'd air;
Hungry clouds swag on the deep

Once meek, and in a perilous path,
The just man kept his course along
The vale of death.
Roses are planted where thorns grow.
And on the barren heath
Sing the honey bees.

Then the perilous path was planted:
And a river, and a spring
On every cliff and tomb;
And on the bleached bones
Red clay brought forth.

Till the villain left the paths of ease,
To walk in perilous paths, and drive
The just man into barren climes.

Now the sneaking serpent walks
In mild humility.
And the just man rages in the wilds
Where lions roam.

Cennet ve Cehennemin Evliliği'nin Türkçesi (2):

Kükrer Rintrah ve savurur ateşlerini kasvetli havada,
Derinlerde sürüklenir aç bulutlar.

Uysaldı eskiden ve adil insan,
Tuttu ölüm vadisi boyunca
Tehlikeli bir patikanın yolunu.
Güller dikilir çalıların arasına,
Ve kıraç fundalıkta
Vızıldar bal arıları

O tehlikeli patika yapıldı sonra, 
Ve bir ırmak ve bir pınar
Her uçuruma, her mezara, 
Ve kızıl balçıkla sıvandı
Ağarmış kemiklerin üzeri.

Kötü adam terk edene dek kolaylığın patikalarını,
Tehlikeli yollarda yürümek ve sürmek uğruna
Çorak iklimlere adil insanı.

Az bulunur bir tevazuyla
Sinsice ilerliyor şimdi yılan
Ve aslanların dolaştığı diyarlarda
Öfkeden kuduruyor adil insan

Şimdi elimizde olan şeyler şunlar;

İlahi Komedya'da, "Karanlık Orman" aklın çelindiği ve ahlak kurallarının önemsenmediği bir dönemi simgeliyor, Yine İlahi Komedya'da, "Aslan" şiddeti simgeliyor. Bu doğrultuda Arkham Asylum, cehennem olarak niteleniyor (özellikle "İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu" bu bağlamda çok etkileyici - Dante'nin tasvir ettiği cehennemse katmanlardan oluşuyor) Bane'i de "Aslan" yani "Şiddet olarak ele almamız yanlış olmayacaktır.

Tabii Maxie Zeus'un,  William Blake'in eseriyle kapanış yapması, sadece Bane'i Aslan / Şiddet olarak görmemiz için değil, başka şeylere işaret edilmesi için de koyulmuş. Kitaptan bir alıntı yapmam durumu, benim yapamayacağım kadar açıklığa kavuşturacaktır:

"Karşıtlıklar yoksa ilerleme olmaz. Çekim ve  İtim, Akıl ve Enerji, Aşk ve Nefret, insan varoluşu için gereklidir. Bu karşıtlıklardan dinin 'iyi' ve 'kötü' dediği ortaya çıkar. İyi edilgendir, Akıl'a boyun eğer. Kötü, Enerji'den doğan ve etkin olandır. İyi Cennettir. Kötü Cehennem."

Batman akılcıdır, edilgendir (Blake'e göre "Arzu" kısıtlanınca insan edilgen hâle gelir - Batman edilgendir çünkü arzularını kısıtlamakta); yani iyidir. Oysa Bane şiddettir, dolayısıyla motivasyonu enerjiye dayalıdır. Enerji sonsuz hazdır (Burada şiddeti temsil eden Bane'e haz veren şeyin, güç olduğunu kabul edersek Venom da o hazzın dinamiklerinden oluveriyor bu denkleme göre)

Benim çıkarımlarıma göre bu iki eserin verilmesiyle, Tom King'in kafasındaki Batman evreninde, Batman ve Bane'in durumları konumlandırılmış, en nihayetinde de birbirinden bağımsız iki güç olamayacağı ortaya konmuş.

Toparlayacak olursak artık, I am Bane ilginç bir hikaye oldu. Batman'in kökenine yeniden göz gezdirdiğimiz, onun imkansızı gören değil de, kimsenin görmediği olanakları gören biri olduğunu, bu yüzden Batman olduğunu, niyetinde "salt" veya "saf" iyi olabildiğini gördük. Bane'e gelecek olursak, her ne kadar Bruce yaklaştırılsa da alt metinlerle karakterin hiç olmadığı kadar doldurulduğunu düşünüyorum. Yani bu arc, belki ilk okumada değil ancak üzerine düşününce gayet iyi bir hâl alıyor
Puan: 9 / 10

1)Burada not düşmek istediğim birkaç nokta var; Tabii ki bu çeviri bana ait değil. Ben yazıyı yazarken elimdeki kitaptan yararlandım; Oğlak Yayınları - Rekin Teksoy çevirisi. (Ayrıca Divine Comedy olarak okuduysanız fark etmişsinizdir, "Through me you pass into the city of woe(...)" bu kısım İtalyancadan İngilizceye çeviride bir takım varyasyonlar içeriyor. Konumuzla ilgili olaraksa, Tom King'in neden bunu aldığını bilemiyorum)

2) Cennet ve Cehennemin Evliliği, (The Marriage of Heaven and Hell, 1790) ben yine elimdeki kitaptan faydalandım. Yani Altıkırkbeş basımını kullandım. Ben yıllaar önce Kadıköy Akmar'da bir yerden almıştım, açıkçası yeni / güncel basımı ya da çevirisi var mı bilemiyorum. 

5 Nisan 2017 Çarşamba

0

"Batman and Harley Quinn" Filmine İlk Bakış!

2017'de gelecek olan Batman and Harley Quinn animasyon filminin sneak peek videosu yayınlandı!


Filmin genel tanıtımı şu şekilde: Batman ve Nightwing, Joker'in ex-moll'u (inanın bunu çevirmemi istemezsiniz) Harley Quinn ile, Poison Ivy ve Jason Woodrue -a.k.a. the floronic man ve yine a.k.a. Plant-Master- tarafından ortaya çıkarılan küresel bir tehdidi durdurmak için bir araya geliyor.

Filmde Batman'i, yüceler yücesi Kevin Conroy seslendiriyor. Harley Quinn'i ise, The Big Bang Theory'den tanıdığımız Melissa Rauch seslendirecek. Filmin yönetmenliğini Sam Liu yaparken, yazarlık koltuğunda Paul Dini var. 

Bugün yazdığım ikinci haber girdisi bu, ikisi de çok heyecan verici. Ancak takdir edersiniz ki, bunun yeri bir başka! ^^

Ay, eski DC animasyonlarının kokusunu mu alıyorum ne? 

Buram buram Batman The Animated Series havası sezdim ben. Ay hadi inş! 

0

Wytches Geri Dönüyor!

Wytches, Image Comics'den çıkan, sevilen de bir çizgi roman serisiydi. Hatta ben de blogumda yazmıştım kendisini; Bkz: Wytches

Serinin devam edecek olması bilinmesine rağmen, ortalıklarda 7. sayıyla ilgili bir haber dönmüyordu. Film olayları duyuldu derken, yedinci sayının çıkış tarihi ile ilgili bir haber hâlâ yoktu. Ancak Scott Snyder dün şu tweeti paylaştı:

Gelişigüzel bir çevirisi ise şöyle:

"Wytches #7
Scott Snyder tarafından
Jock için
Image Comics
Nisan 2017

NOT: Jock, sonunda buna döndüğüm için ne kadar mutlu olduğumu anlatamam, kardeşim. Biliyorum bu çok uzun bir araydı, ancak bunu hikayeye dahil ediyoruz, zaman geçti. SAILOR, en son gördüğümüzden bu yana 3 yılda çok büyüdü. IRON'a katıldı ve onlarla birlikte, ülkenin dört bir köşesinde BURROWS'u ayıklamak hayatının bir parçası haline geldi. Yani bu arc, çok fazla mitoloji, tarih alacağız. Büyük bir ilerleme. "

Benim için güzel bir haber, Sailor'ın maceralarını okumaya devam etmek istiyordum. Sonunda Scott Snyder da Sailor'a zaman ayırmaya karar vermiş demek ki. Yey! Güzel haber. ^-^

1 Nisan 2017 Cumartesi

0

Black Swan

Bazı filmleri birkaç kez izledikten sonra sevebiliyorum. Hayır, Black Swan onlardan biri değil. Çünkü hâlâ sevmiyorum. Ancak bu filmin iyi olmasını engellemiyor; bilhassa oldukça kişisel sebeplerden sevemiyorum.

Black Swan, 2010 çıkışlı bir Darren Aronofsky filmi. Ya da modern zaman eleştirisi. Yahut insanoğlunun sahip olduğu en belli güdülerden birinin dışa vurumu. İstediğiniz tanımı kabul edebilirsiniz, hiçbiri yanlış olmaz.

Thomas Leroy, Tchaikovsky'nin Swan Lake'ini yeniden yorumlayacaktır. Siyah ve Beyaz Kuğu, aynı kiş tarafından oynanacaktır. Bunun üzerine Nina, rolü alacak ancak bundan sonrası onun için pek de hayırlı olmayacaktır. Filmde derin psikolojik durumlara inilecek, mükemmeliyetçi Nina'nın Beyaz Kuğu'dan, Siyah Kuğu'ya dönüşümü ele alınacaktır.

Günümüz modern insanının propagandası gibi "mükemmelliyetçilik". Herkes kendini bir şekilde böyle tanımlamanın peşinde, ancak gerçek mükemmelliyetçilik gerçekten de iyi bir şey mi? İşte Aronofsky tam da bunu irdeliyor. 

Nina, tekniği mükemmel bir balerin. Ancak tam bir kontrol manyağı. Bulimik ve farkında olmadan kendine zarar veriyor. Anladığınız üzere bir şeyler kendi yönetiminin dışına çıktığı an o kontrolü devralıyor; en azından vücudunu kontrol ediyor. Altından kalkamayacağı bir duygu durumu mu var, kus gitsin. İçindekiler sifonla birlikte gittiğinde beynindekiler de gider belki. Tabii bu Nina'nın yaşadığı problemlerden sadece biri, hatta Nina öyle şeyler yaşıyor ki, Aronofsky bunun üzerinde durmamış bile. Karakterizasyonun olmazsa olmaz özelliklerinden olduğundan, anlatacak pek çok şeyi de bulunduğun görmek isteyene bırakmış burayı. Olsun, ben anladım Nina'yı. 



Bir de ebeveyn faktörü vardır Nina'nın hayatında. Başarıyla mutlu olan ebeveyn tipi. Bu tarz anne - babalar için, çocuğun nasıl yaşadığının, neye inandığının pek de bir önemi yoktur. Sadece ama sadece başarı mutlu eder onları. Ya da tatmin. İkisi aynı şey değil ve bu ebeveynlerin mutlu olduğu da pek görülmez. Konumuzun dışında ama bu çocuklar es kaza inançlı filan olurlarsa tuhaf da karşılanırlar, "ama sen pek öyle bir tip değilsin" diye. Neyse bu yazı bir denemeye dönmeden filme geri dönüyorum.

Aronofsky'nin çekim teknikleri de gayet güzel. Sürekli Nina'nın boynunun arkasından görüyoruz dünyayı, o balerin topuzu her zaman mükemmel. İşte filmin sonunda balerin topuzu da dağılıyor, Nina da dağılıyor. Nina'nın düşüşü kesinleşiyor, artık geri dönüş olmuyor. Her şey kontrolden çıkıyor.

Kişilik çatışması, sanat camiası, depresyon, hırs, her şeye giydirilmiş filmde. Söz gelimi "formal" (iğrenç bir kelime evet) diye tabir edilen mesleklerden sanata, bir yarış içinde olduğumuz, modern zaman toplumunu her şeyiyle eleştiriliyor filmde. 

Film mükemmel değil, ancak metaforlarıyla, depresyonun işleniş biçimiyle, şizofreninin işlenişi, Nina'nın paranoyaklaşması, her şeyiyle çok gerçekti. Yalnız sadece görsel olarak hayal görmesini değil, sesler duymasını da beklerdim. 



Velhasıl kelam, beyaz ve siyah kuğu dolayısıyla pek çok kavrama ilişilmiş, Nina'nın düşüşünü çok iyi aktarmış filmdir. Gerçi düşüş olarak adlandırmak da olmuyor; Nina'nın ölüyor olması (Ooppss, spoiler verdim) gerçekten umurunda değildi, çünkü o an o "mükemmeldi". Siyah kuğuya dönüşebilmişti, içindekileri dışarı vurabilmişti, adımlarını kontrol etmesine gerek yoktu, çünkü koreografisi "mükemmeldi". Duyguları ve adımları senkronizeydi artık, Nina'nın yapabileceği bir şey kalmamıştı. Kendini tüketmişti. 

İyi film iyi. Empati kurabildiklerimden.


Bu arada filmin '97 yapımı anime olan Perfect Blue'dan etkilenmiş olduğu söyleniyor. Daha önce blogumda da yazmıştım Perfect Blue'yu: https://haticehayal.blogspot.com.tr/2016/06/perfect-blue-pafekuto-buru.html

Satoshi Kon gerçekten ilginç bir isim; nice otakular tanıdı bu gözler Satoshi Kon'un ismini duymayan, nice animeyle uzaktan yakından alakası olamayan insanlar tanıdım "O film Perfect Blue'dan uyarlamaya yeaa" diyen. Gerçekten ilginç bir durum.

Ha bana sorarsanız birkaç sahnede etkileşim olmuş olabilir ama fazlası pek değil. 

23 Mart 2017 Perşembe

2

Senden Benden Bizden

Eveeet, bir dönemin bloggerlarına ya da blog okuyucularına bu başlığın çok tanıdık geldiğinin farkındayım. Egosantrikrapsody'nin izni dahilinde onun formatını kullanıyorum. Çünkü Egoid olmak bunu gerektirir ^-^Bu yazıyı okumadan önce onunkileri okumanızı salık veririm. Egosantrikrapsody'nin yazılarına gitmek için başlıklara tıklamanız yeterli:


Hikaruivy'nin yazısını unutmadım tabii:


Evet, linklemeler bittiğine göre yazıma başlayabilirim artık ^.^


Forushande, bu yılın öne çıkan filmlerindendi malumunuz. Boydan yazısını yazmak istesem de vakit olmadı filan, ben de diyeceğimi unuttum derken buradayım. Asghar Farhadi, Death of Salesman'i uyarlayarak bir Oscar'a daha sahip oldu. Pek mümkün değil ancak izlemediyseniz ya da hakkında bir fikriniz yoksa konusuna bakmamanızı öneririm. Ben de bu yüzden konuyu yazmayacağım çünkü izleyicinin aktif olduğu filmlerden biri, o yüzden ne kadar az bilirseniz o kadar iyi. 

Film İran filmi olduğu için bir miktar oranın yaşam tarzına konuk oluyoruz. Çeşitli kavramları irdeleyen yer yer gönderme yapan (Bkz. Uzak) şık bir film olmuş. Yalnız yine de beklentinizi arş'a çıkarmayın tabii. Sonu bir miktar üzebilir sonra. Sonuç olarak ben beğendim atın fav'a.


In Secret, Emile Zola'nın meşhuur Therese Raquin romanının uyarlaması. Yani uyarlamalardan çok bir şey beklemiyorum, bu filmi sırf Jessica Lange için izledim. Kendisine bir miktar hayranım da. Ayyh çok seviyorum. Şansıma film de güzel çıktı, ben sevdim. Yalnız dediğim gibi, uyarlamalardan çok da bir şey beklemiyorsanız keyif verir. ^^



Bir Lucky Luke çizgi romanı okumayı ne kadar da özlemişim. Geçenlerde aklıma düştü, neden okumuyorum dedim. Bildiğiniz unutmuşum :D Üzerinden o kadar geçmiş ki, yeni okuyormuş gibi heyecanla okudum. Red Kit çizgi romanları bende antidepresan etkisi yaratıyor onu fark ettim. Sizde okuyun öneririm. Bu arada toplu albümleri Yapı Kredi'den çıkıyor. Kaçırmayın bence ^^


Vertigo'yu nasıl bilirsiniz? Hani DC'nin alt yayını olan? Ben çok iyi bildiğimi iddia etmeyeceğim ancak çok seviyorum. Unfollow da Vertigo etiketiyle çıkan bir çizgi roman serisi. Mind-fuck diye tabir edilen türden bir seri. Ben çok sevdim. Ancak anlamamam gerekiyormuş. Ben de ortalıkta "Ya anlıyorum ama acaba yanlış mı anlıyorum?" diye dolanıyorum. Bunun boydan yazısını yazmak istiyorum da yakın zamanda yazamam diye buraya bırakıyorum, okuyun.

Konusu şöyle: Bir sosyal medya zengini ölmek üzeredir ve servetini seçilen 140 kişiye dağıtacaktır. Ancak şöyle bir olay vardır, bu 140 kişinin içinden biri öldüğü zaman onun payı diğerlerine devredecektir. Yani bu 140 kişi zengin birer bireyken aynı zamanda birbirinin hedefidir. Bunun üzerine geri sayım başlar: 138, 137... Serinin karakterleri çok ilginç, babasının parasını bir kenara savuran halihazırda zengin hanım kızımızdan tutun da, İran'lı aktivist birine kadar ilginç bir skalası var.

Vertigo olduğundan yetişkinlere yönelik olduğunu söylememe gerek yok bence.



Beş bin yıldır (tamam abarttım) manga namına bir şey okumadığımdan bir şeyler okuma arayışına girdim. Ey blog ahalisi, 2012 yılına dönelim. Hani her birimizin bloglarına yazdığı korku türünde bir anime vardı, hani hepimizin izleyip, yorumladığı şeyi beş bin blogda okuyup yorumlarda tekrar tekrar tartışmıştık. Evet, evet Another'dan bahsediyorum. Mangasını okuyorum bu ara. Nostalji yaratıyor daha çok, eski blog zamanlarını hatırlayıp duvar diplerinde ağlıyorum, sonra yatağa çaprazlama atlayıp depresyona giriyorum, ama yok. Zamanı geri alamıyorum. Olm niye bıraktınız bilok yazmayı ya? :( Valla siz önermiyorsunuz diye artık kore dizisi bile izleyesim gelmiyor :/ 


Annarasumanara, bir Kore webtoon'u. Yani işte çok övdüler bunu ay nasıl güzel nasıl güzel diye. Ben de okumaya başladım da, niyeyse ben aynı randımanı alamadım ve yarıda bıraktım. 

Konusu şöyle, Yun Ai diye tabii ki liseli bir kızımız var. Bu kızcağız küçüklüğünden beri büyücü olmak istiyormuş. Yalnız gelin görün ki, hayat şartları filan derken bu kız aşırı fakir bir hale düşüyor. Bir de küçük kız kardeşine bakmakta. İşte gel zaman, git zaman yine fakir edebiyatı yaparken bir yakışıklıyla tanışıyor. Yakışıklı beyimiz buna "Do you believe in magic?" diyor, olaylar da başlıyor. Ha bir de Ildeung var, ikinci erkeğimiz tabii ki.  Okulun en başarılı, en zeki çocuğu. Yüzdelik dilimde bilmem kaçtaymış. Haliyle geleceğin zengini de Ildeung.

Ay hazır girmişken ben bir çirkefleşeyim; bildiğimiz dramalardaki muhabbet burada da var yahu. Yun Ai (kızın adı buydu yamulmuyorsam ama yanlış da hatırlıyor olabilirim) "Ay Ildeung'a mı gitsem, yani şimdi Ildeung'la geleceğim garantide ama magician çocuk da var :s:s:S Allam n'apsam ki ben yha.s.s.s" triplerine giriyor. Yer yer kendimi, "kızım sen liselisin ne diyon, ne seçimi, otur dersini çalış, çalışmıyosan git sosyalleş bu ne be püğğğ!!11!!" diye çıkışırken buldum. Ego'nun deyimiyle faqir olduğum halde benim bile içim kalktı. Sonra da, aman başka zaman bakarım diye bıraktım.

Eee madem bu kadar beğenmedim niye buraya yazıyorum bunu? İngilizce seviyesi kolaydan ortaya doğru. Yani pratik yapmak için bu seviyede bir şeyler arayan varsa buna bir baksın. Yok ben konusunu beğendim Türkçe isterim diyorsanız Türkçeye çevrilmişi de var.

İki de anime var başladığım; Sakamoto desu ga? ve Boku no Hero Academia diye. Sakamoto'ya devam etmem, sevmedim. Boku no Hero Academia'ya yazın bakacağım. Kenarda dursun şimdilik.



The Raven, Edgar Allen Poe'nun muhteşem eseri. gidip gelip bunu dinliyorum son zamanlarda. Kuzgun zaten bence kutsal bir şeyken bir de Vincent Price'tan dinlemek muhteşeeeeemmm! Sorarım size bu kutsal değil de ne? Bir de sanırsam şu linkteki ses kaydı daha düzgün, en azından ben buradan dinliyorum:





Ya, halihazırda sevdiğin bir şeyi tekrar keşfetmek muhteşem değil mi? Gidip gelip David Garrett dinliyorum. Her şeyini dinliyorum yalnız, buraya Hungarian Dance No.5'i sembolik olarak bıraktım. Diğer çaldığı ettiği şeyleri de dinleyin <3

Hayır yani, bu insansa ben neyim? Çok yeteneksizim yeminle :(


Bu ara sigara içer-- he bi dakika,

KAMU SPOTU: SİGARA İÇMEYİN, SAĞLIĞA AŞIRI ZARARLI.

heh devam, bu ara sigara içerken hep bunu dinliyorum ama nasıl dinliyorum anlatamam. Kafa radyomda filan hep çalıyor. Seviyorum işte bence siz de seversiniz.

Ay benim daha anlatacak çok şeyim vardı da şimdiden devasa bir yazı oldu. Onun için başka bir yazıdan devam ederim.

Gitmeden Ego'cuğumun diğer yazılarına da mutlaka bakın: https://egosantrikrapsody.wordpress.com/

Formatı kulanmama izin verdiğin için tekrardan teşekkür ederim, secose Ego <3






20 Mart 2017 Pazartesi

2

Amy Lee - Speak To Me


Dün gece bir şey yapmak zorundaydım. Değişik bir kafa yaşadım da biraz. Bir şeyler üretmek zorundaydım yoksa aklımı çıldıracaktım (: Çizgi roman ya da film yazısı yazmak istemedim. Çılgınca müzik dinledim. Sonra Amy Lee'nin "Speak to Me" parçası bilinçaltımdan adeta fırladı. Amy Lee kendi kanalına daha iki gün önce yükledi parçayı. Dinledim ancak böyle, benimseme hali zuhur etmemişti açıkçası. Dün gece öyle bir anda sözler aklımdan geçmeye başladı, ben de çılgınlar gibi üst üste dinledim. Dedim bari çevirisini yapayım. İnterntte var mı bilmiyorum, kontrol etmedim açıkçası. Çünkü kendime sahip çıkmakla çok meşguldüm.

Bilirsiniz belki -gerçi nereden bileceksiniz- yazdığım, çevirdiğim, ürettiğim ettiğim şeyleri tekrar kontrol edemem. Dalga geçmiyorum. Lisede yaptığım ödevlerden tutun da, yazdığım kompozisyonlardan / hikayelerden, çeviri ödevlerime kadar çook büyük bir kısmını tekrar kontrol etmedim, edemedim. Deşifreler hariç tabii. Onları sıkıysa kontrol etme.^-^ Çok zor olsa da geri dönüp bakabiliyordum onlara. Kendi ürettiğim şeyleri dönüp okuyamıyorum, ne buradaki yazılarımı ne de  Çizgi Kafe'ye gidenleri. Editlenmiyor yani, en azından benim tarafımdan. Dün de aynı şey oldu. Çeviriyi yapıp taslaklara kaydettim, şu an bunları üstüne yazıyorum (: Arada gözüm kaysa da şu anda da okumuyorum. Sözün özü, sağlam bir ruh haliyle yapmadım bu çeviriyi, tamamiyle "ayaküstü, üstünkörü" yapılan bir deneme. Hatalar varsa şimdiden affola. Çok konuştum buyrun;




Be still my love,
Aşkım olarak kal

I will return to you
Sana geri döneceğim

However far you feel from me
Benden her ne kadar uzak hissetsen de

You are not alone
Yalnız değilsin

I will always be waiting
Her zaman bekliyor olacağım 

And I’ll always be watching you
Ve  her zaman seni kolluyor olacağım

Speak to me (x3)
Benimle konuş 

I can’t let go
Bırakamam 

You’re every part of me
Sen benim her parçamsın

The space between is just a dream
Aramızdaki boşluk sadece bir hayal

You will never be alone
Asla tek başına olmayacaksın 

I will always be waiting
Her zaman bekliyor olacağım

And I’ll always be watching
Ve her zaman kolluyor olacağım

We are one breath apart, my love
Bir nefes kadar ayrıyız, aşkım

And I’ll be holding in it 'till we’re together
Ve onu, birlikte oluncaya değin tutuyor olacağım

Hear me call your name
Duy beni, ismini çağırıyorum

Just speak, speak to me
Sadece konuş, benimle konuş

Speak to me, speak...
Benimle konuş, konuş...

I feel you rushing all through me
Tamamiyle bana koşuşturduğunu hissediyorum

In these walls I still hear your heartbeat
Bu duvarlarda hâlâ kalp atışını duyuyorum

And nothing in this world can hold me back
Ve bu dünyada hiçbir şey beni alıkoyamaz

From breaking through to you
Sana doğru kırıp gelmekten

We are one breath apart, my love
Bir nefes kadar ayrıyız, aşkım

And I’ll be holding in it 'till we’re together
Ve birlikte olana değin onu tutuyor olacağım

Hear me call your name
İsmini çağırıyorum, duy beni

Just believe and speak…
Sadece inan ve konuş...

Speak to me (x3)
Benimle konuş

Şarkının üzerine biraz konuşmak istiyorum. Ancak ondan önce Amy Lee'den Türkiye'ye bir mesaj var, onu paylaşmak isterim:


Deşifresi şöyle: "Hi Turkey! This is Amy Lee. Check out my new single "Love Exist" and stay tune for more news from Evanescence. Love you, miss you!"

Şöyle bir çevirecek olursak: "Selam Türkiye! Ben Amy Lee. Yeni single'ım Love Exist'ı dinleyin ve Evanescence'ın yeni haberleri için takipte kalın. Sizi seviyorum, özledim!"

Speak to Me'yi sevdim ben. Voice From The Stone filminin soundtracki olacak. İlk dinlemede bir bağ kuramasam da daha sonra sürekli başa aldığım parçalardan oldu benim için. Yani Amy'nin, dinleyicinin emek harcamasını istediği şarkılardan biri olmuş zannımca. Evanescence'ın son albümü Evanescence'da da vardı böyle bir ton şarkı; My Heart Is Broken, Lost In Paradise gibi gibi. Onları da hâlâ dinliyorum.

Aslında Evanescence'la ilgili söylemek istediğim çok şey var. Amy, Terry, yeni üye Jen hakkında bahsetmek istediğim çok şey olsa da bu bir Evanescence postu değil. Haliyle çenemi kapatıp, başka bir yayına bırakıyorum. 

Speak to Me ise, oldukça içten bir şarkı olmuş. Özellikle üçüncü dakikadan sonrasını çok çok sevdim. Amy'nin güzel sesinin öne çıktığı, gerçekten hissedilerek yazılmış bir şarkı olmuş. Tebrikler beğendim.

En azından şu anki psikolojimi bire bir yansıttığı kesin ^-^