12 Ağustos 2018 Pazar

3

Bu Blog 6 Yaşında!

Yazarken dinliyorum: Rainbow - Temple of The King

Vay be! Daha beşinci yıl yazısını (http://haticehayal.blogspot.com/2017/08/bu-blog-5-yasnda.html) yazdığım gün dün gibi aklımda. Ancak bir yıl geçmiş bile!

Evet, acısıyla, tatlısıyla hayatımda bir yılı daha geride bıraktım. Blog hakkında geçen yıl söylediklerimin haricinde pek bir şey söyleyemeyeceğim, öyleyse bu yılı biraz gözden geçirelim:


Almanca öğrendim! Eveet! DSH-2 belgemi kapmış bulunmaktayım. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler öğrencisiyim artık. Ya da Politikwissenschaft und Internationale Beziehungen mi demeliydim ^^ (Evet, görmemiş dil öğrenmiş...) Onun haricinde 2018'in muhteşem, harika, fantastik bir yıl olduğunu söyleyemeyeceğim. Sürekli yoğun olduğum, mental olarak daha da yorgun olduğum bir yıldı.

Haliyle bloga da pek uğrayamadım: Sağdan soldan arada bir yazıyorsunuz, sağ olun var olun, ancak bu zamana kadar pek belirtmediğim bir durum var. Blog yazmak bir süre sonra benim stresle, içimdeki "kontrol etme" dürtüsüyle baş etmeye çalıştığım bir yer oldu. (Buradan kişisel çöküşümün başladığı yılı bulabilirsiniz asdfghj) Haliyle bir noktadan sonra sadece sıkıntılarımı göz ardı etmek için sığındığım bir yer haline geldi. Bu paragrafa bakıp "Ooo, Hatcik, 2018 harika bir yıl olmuş senin için desene" diyebilirsiniz. Ancak değil. Şu zamana kadar geçirdiğim en stresli dönemlerden biriydi. Hatta şu son zamanlarda "kaygı duymaktan bile kaygı duymaya başladığım" ortaya çıktı. Bu cümlede ne demek istediğimi yaşayanlar anlayacaktır (: Size bir şey çağrıştırmıyorsa, bırakın öyle kalsın, benden tavsiye.

Bu satırları yazarken aklıma bu sahne geldi asdfghjk harika değil miydi ya ahahahahaha of çok komikti valla ahahaha


Ben de bir gün yine bir şeylerden kaçarak yazmaya çalıştığım sürede bunu fark ettim: Yazılarıma azıcık göz atmak bunu anlamama yetti. Biraz romantik bir cümle olacak ancak (hayır, hiç drama queen değilim) yazılarıma bakınca, biri yorum atınca falan "Aaa, bunu yazarken canım şuna sıkılıyordu" demek istemiyorum. Çünkü fark ettiğim şey tam olarak buydu, yazılarıma bakınca o üstesinden gelmeye çalıştığım şeyleri (Tabii bunu söylerken "Ay ne dayanılmaz hayatım var, en kötüsü benim!" demeye filan çalışmıyorum. ^^) tekrardan hatırlayıp, o sıkıntılı durumu (bu "üstüme neden su döküldü"den tutun da, "acaba sınıfı geçebilecek miyim"e ve daha pek çok farklı şeye uzanan bir yelpaze)  bir nevi tekrar yaşamak hoş değildi. Hele benim gibi bir kontrol manyağı için bazı şeyleri tekrar hatırlamak yorucu olabiliyor.

Bir anda nasıl da kişisel bir yazıya döndü bu (: Umarım satır aralarını iyi okumazsınız (asdfghjk şaka tabii) çünkü uzunca zamandır bu blogda yapmaya çalıştığım şeyin aksine epeyce kişisel bir şey paylaşmış oldum. ^^ Her neyse bu alışkanlığımı geride bırakmaya çalıştığımdan ötürü, bu yıl çok az bir yazı paylaştım.

Aslında bunu paylaşmam yapmak istediğim şeylerden birini gösteriyor (hayır eskisi gibi "kişisel blog" olmayacağım). Bu blogda değişiklikler olacak! Değişimden hoşlanmayan ben için bile bu güzel bir şey aslında: Daha özenli, daha (bana göre tabii) güzel, daha "incelikli" bir blog olacak burası.

Öncelikle yazılara gelirsem, Ekşi'den falan yazmanıza gerek yok (nasıl buluyorsunuz anlamıyorum ya zaten asdghj) Batman'e devam edeceğim. Sakin! Çizgi roman yazıları eskisi gibi devam etmekle birlikte, daha farklı; daha az insanın merak ettiği / edeceği konulardaki yazı serilerine yönelecek gibiyim. Ancak bu kötü bir şey olmak zorunda değil: Sırf blogumu okuyup çizgi romana başlayan insanlar var (benimle iletişime geçtiğiniz için ayrıca seviyorum sizi! sdfghjsdfg tamam cıvıklık yeter) Belki bu paylaşacağım şeyler sizin de ilginizi çeker de iki lafın belini kırarız! (asdfghjk)

Yani aslında yazı yelpazemi daraltarak aslında içerik açısından daha da geniş olacağım bir döneme girmek istiyorum. Hadi biraz spoiler vereyim, şurada iki Vincent Price yazısı olmasın mı? (: Ya da Alman webcomic'leri hakkında? Peki ya Dark Deco? Bence de olsun.

Hah, asıl konuya dönecek olursam bu yıl pek az şey okuyup izleyebildim. Blogun 7. yılında daha çok şey keşfetmiş (ve paylaşmış) olmayı diliyorum.

Son olarak, biraz daha interaktif olmanın vakti geldi değil mi? Çizgi romanlarla ilgili "şunu yaz" dediğiniz bir konu varsa şuraya mail atabilirsiniz: haticehayal96@gmail.com Ancak lütfen, sadece çizgi roman yazısı isteyin asdfghjk Onu da daraltacak olursam DC ve Image Comics yayınevlerinden isterseniz, o yazıyı yazılmış bilin. Diğerleri hakkında söz veremeyeceğim ama (:

Blogcuğumun bir yılı daha geride bırakması benim için tarifsiz bir şey. Geçen yıldan kopya çekerek şunu söylemek isterim ki:

Bu süreçte beni okuyan, okumayan, olumlu - olumsuz eleştiri yapan, destek olan ya da hiçbir şey düşünmeyen, yolu bir şekilde buraya düşmüş olan herkese çok çok teşekkürler! (:
Yazar burada "blogu değiştirecek olsam da günün sonunda yine ben varım" demek istiyor. Yani bu blog özünde hep aynı kalacak. Kendinize iyi bakın!

Not: Blogun yeni yaşını kutlamak için birkaç yazı gelecek. Açıkçası bunu kutlamanın, yazıp yeni bir şeyler üretmekten daha iyi bir yolu var mı bilemiyorum. Yani geçen yıl yaptığım gibi birkaç nostalji yazısı gelmekle birlikte, birkaç tane de "farklı" yazılar gelecek. Yazıları bloga ekledikçe buraya da maddeler halinde ekleyeceğimdir. (: Öyleyse, Tschüss!

Hatcik

21 Haziran 2018 Perşembe

Bangladeş'ten Bir Çizgi Roman Karakteri: Dhee



"Dhee" yirmilerinin sonunda, banliyöde yaşayan, orta sınıftan bir kız. Buna karşın o "farklı". Aşık olmuş midesinde kelebekler uçuşan bir kadın - ancak bir erkeğe değil, bir kadına aşık. Yaşadığı yerde ise bu bir problem. Çünkü Dhee, Amsterdam'da ya da Berlin'de değil; oldukça dindar ve homoseksüelitenin yasak oduğu bir alanda Bangladeş'te yaşamakta.

Dhee, Boys of Bangladesh (LGBT haklarını savunan bir grup) tarafından yaratılmış bir proje. Dhee proje yöneticisi Ahmed "Cinselliğin çok büyük bir tabu bir ülkede yaşıyoruz." diyor. "Halkı bilgilendirmek için görmezden gelinmesi zor bir karakter fikrine varmamızın sebebi budur. İşte böylece Bangladeş'in, ismi "Bilgelik" anlamına gelen ilk homoseksüel karakteri doğdu."

Grup Bangladeş'te cinsiyetler, cinsellik ve LGBT hakları ile ilgili farkındalık yaratmayı amaçlıyor. 

"Kadın bir karakter seçmemizin amacı bir noktayı inandırıcı bir şekilde anlatmaktı. Bangladeş kadın cinselliğinin çoğunluk tarafından tamamen göz ardı edildiği erkek egemen bir ülke. Homoseksüel kadınlar senaryoda tamamen görünmez. Oldukça unisex bir isim olan Dhee'yi kadın olarak yarattık çünkü duyulması oldukça zor bir sesi temsil etmesini istedik. İnsanların onu toplumsal cinsiyet açısından tarafsız bir perspektiften görmelerini umuyoruz çünkü günün sonunda, onun duyguları oldukça insani” diyor Ahmed.

Yaratıcı ekibin içinde bir de hanımefendi bulunuyor: Khan. Konuyla ilgili şöyle de bir açıklaması var: "Cinsel kimliği yüzünden işlerini kaybeden, orduya katılamayan, tıbbi bakım hizmetlerine erişemeyen insanlar tabıyorum. Dhee 'Bilgelik' anlamına geliyor. Bu ismi seçtik çünkü halkı aydınlatmak ve hassaslaştırmak istiyoruz." Konunun toplumun daha tolerans sahibi ve açık görüşlü bir yapıya sahip olmasıyla ilgili olduğunu belirtiyor.

Dhee ise kendine sürekli şunları sorup duruyor: Bir adamla evlenip ailesini memnun mu etmeli yoksa intihar mı etmeli? Ülke dışına mı çıkmalı yoksa kendi kalbini mi dinlemeli?



Proje henüz çok yaygın değil ve çizgi roman -açıkçası- profesyonelce çıkarılmıyor. Belirli kartlar (ya da bantlar mı desek) halinde çıkarılmış bir yayın. Proje üreticileri pek çok nefret maili ve tehdit aldıklarını belirtiyorlar. Buna rağmen proje ülke dışında oldukça ses getirmişe benziyor. Ancak henüz İngilizce gibi yabancı bir dile de çevrilmiş değil.

Projenin amacı, kendi ülkesinde eleştirilirken diğer taraftan da diğer ülkelerde "sanat mesaj kaygılarına alet edilmeli midir?" sorusunu ortaya çıkıyor. Tabii geçmiş yıllarda political correctness doğrultusunda kimi Amerikan çizgi roman karakterlerin cinsel kimliklerinin değiştirildiği ve farklı cinsel kimlikteki karakterlerin yaratıldığı görülmüştü.


20 Haziran 2018 Çarşamba

4

Anya's Ghost

Birikmiş Batman yazılarım bekleyedursun, başka bir çizgi roman anlatacağım ben. Hatta aslında bir grafik roman: Anya's Ghost. Evet, Batman'e kaldığım yerden devam etmeyi düşünüyorum ama birikmiş çok sayı var, gözüm korkmuyor değil açıkçası. Ancak ufaktan başladım, güncele yetişince hepsini bir anda yayımlarım diye düşünüyorum. Gerçi benim işim belli olmaz öyle arada bloglayabilirim de. Ay neyse, ne Batman'miş asdfghjk Beni bu hale siz getirdiniz ya nys.


Anya's Ghost, cartoonist Vera Brosgol'un, 2011'de First Second Books'tan çıkan grafik romanı. Çizgi roman'ın renkli değil ancak morumsu bir tona sahip. Renkli çizgi roman sevmeyenler dahi bu kitaba bir şans versin derim çünkü oldukça güzel bir eser.

Anya, Rusya'dan Amerika'ya gelmiş bir ailenin kızı. Babası hakkında bir şey bilmiyoruz, ancak annesinin Anya ve kardeşi için oldukça uğraştığı ortada. Her ne kadar annesi amerikan çocuklarla eşit şartlarda yetiştirmeye çalışsa da Anya kendini farklı hisseden bir ergen kızımızdır.

Anya sigara içen, sadece tek bir arkadaşı olan -ki o da ilginç bir karakter- görünüşünü beğenmeyen, özgüvensiz -ama bunu da öyle çok takmayan- bir kızcağız. Notları kötü, sosyalliği sıfır olan bir protagonist.

Hayat Anya için böyle devam ederken kendisi bir gün bir kuyuya düşer: Bir de ne görsün! Kendi yaşlarında bir hayalet. Hayaletimiz 90 yıldır o kuyuda. Anya ilk başlarda Emily ismindeki bu hayaletten hoşlanmasa da zamanla, çeşitli olayların da sonucunda arkadaş olacaktır. Ancak bu arkadaşlık sonsuza kadar sürer mi? İşte grafik romanımız tam olarak bunu sorguluyor.



Çizgi romanın akıcılığı muhteşem. Ben bir oturuşta okudum. Kendisi young - adult klasmanına girse de okuyan herkesin seveceğini düşünüyorum. Vera Brosgol çizgisini de kalemini de çok basit tutmuş: Basit ama çok çok etkili. Bu sebepten olacak ki, çizgi roman adeta "akıyor" ki iyi bir çizgi romanda akış çok önemlidir. Bana göre tabii. Etkileyiciliğe gelirsek eğer, Vera Brosgol, basit çizgisi ile vermek istediği duyguyu çok iyi vermiş. Özellikle Emily'de. Emily'nin özellikle üzüldüğü -ve şirretleştiği- yerlerdeki çizgilerini çok başarılı budum. Kompleks değil kesinlikle ama başarılı.

Karakter evrimleri de oldukça güzeldi. Aslında bu grafik roman bir yerde graphic memoir özelliği de taşıyor: Anya'nın kökeni eşittir yazar / çizer Vera Brosgol'un kökeni. Kendisi de Rusya'dan beş yaşında göçmüş, hatta kitapta geçen kamp meselesi ile ilgili de bir grafik roman yayımlamış. Yani Vera Brosgol fantastik yolla da olsa bildiği, tecrübe ettiği şeyi veriyor. Haliyle karakterizasyonu, karakterlerin evrimi oldukça iyiydi. Klişeye kaçabilecek bir plot twist vardı ki onun da altından iyi bir şekilde kalktığını görüyorum. Kitabın sonunda Anya, baştaki kızdan çok farklı değil ancak olgunlaşmış bir kızdı. Bunu sırıtmadan, oldukça güzel vermiş Vera Brosgol. Emily'nin dönüştüğü şeyi de sevdim: Daha önce de dediğim gibi oldukça klişe olabilecek bir öykülemeyi gayet iyi yönetmiş.



Grafik romanın bir Harvey bir de Eisner Ödülü bulunmakta ki bu ödüllerin çizgi roman dünyasındaki yeri belli. Ayrıca kitabın Persepolise benzetildiği bir gerçek, bense Neil Gaiman'ın işlerini de hatırladım okurken. Bir şekilde Neil Gaiman'la Vera Brosgol'un tonları tutmuş.

Sonuç olarak oldukça eğlenceli ve bir oturuşta okuyacağınız bir graik roman Anya's Ghost. Fantastik bir şeyler olsun ancak çok da beynimi yormasın diyorsanız bir göz atın derim.

Gideyim de Batman yazısı yazayım.


20 Ocak 2018 Cumartesi

1

Batman #28 - 32

28. SAYIYA SPONSOR OLDUĞU İÇİN SEVDE'YE TEŞEKKÜR EDERİM. YETERLİ Mİ BU YOKSA HEADER'A FİLAN DA KOYAYIM MI SEVDE? ASNGDSASXCVBNBVCXZXC

Yazarken dinliyorum: Ken Hensley - Lady in Black 

Şu an “Sübhanallah bu ne hız” diyorsunuz farkındayım sdfghjklfghjkl Çok yoğun, bu işlere pek el atamadığım bir dönemdeydim ama bundan sonra böyle olmaz diye umuyorum. (Aklınıza Ekşi’deki “inanma”lı bkz geldi değil mi? Benim de sdfghjkl)

Neyse bu kadar gereksiz bilgiden sonra arc’a geçeyim diyorum. Ha bu arada, hikâyeyi ben yazacağım dediğim için site yazarlarını da tutmuş oldum buradan da bir özür dileyeyim kendilerinden. En son yirmi yedinci sayıda kalmıştık: http://haticehayal.blogspot.com.tr/2017/08/batman-27.html

Yirmi sekiz ve otuz ikinci sayıya kadar olan sayıların spoiler bölgesi altta, ancak çok çok özet geçtim, hikâyeyi okuyanlar direkt en alt kısma atlayabilirler.





S P O I L E R

28. sayıda Gordon, Joker ve Riddler ile ayrı ayrı görüşmeye gidiyor. Tarafların ikisi de Batman’i istiyor. Gordon bu teklife yanıt vermeyince, tarafların ikisi de Deadshot’ı ve Deathstroke’u Batman’i öldürmesi için öne çıkarıyor ancak keskin nişancılarımız bir süre sonra birbirleriyle savaşmaya başlıyorlar. Bu da pek çok sivilin ölmesine neden oluyor haliyle.

29’da ise Joker ve Riddler’ı Bruce Wayne’in evinde yemek yerken görüyoruz. Bruce şehrin ve insanların zarar gördüğünü, Batman konusunda kendisini kim ikna ederse ona bir milyar dolar vereceğini ve bunun savaşı bitireceğini söylüyor. Daha sonra hangi tarafı seçtiğini Gordon aracılığıyla ileteceğini söylüyor ve taraflar dağılıyor.

30. sayıya geldiğimizde Tweedle’leri ve Kite Man ile başlıyoruz sayıya: Kite Man bu ikisine Riddler’ın bölgesinde keşif yapacaklarını söylüyor. Ancak Batman, Riddler sembolüyle bunları alt ediyor. Batman Tweedledum, Tweedledee ve Ventriloquist’in kuklası Scarface’i almış. Bu sıralarda Kite-Man’in zamanında oğluyla yaptığı konuşmalar hatırlatılıyor. Kite Man ve Man-Bat birlikte giderken Man-Bat’e bir şey ateş ediyor ve Batplane’i görüyoruz. Daha sonra Scarecrow , Cluemaster’ı alt ediyor. Mr. Freeze, savaş üzerine konuşurken indiriliyor. En sonunda Kite Man de Batman ve Riddler tarafından ele geçiriliyor.

31. sayıda Catwoman Batman’e yardım ediyor ve Joker’ı gözetliyor. Joker ise her şeyin başladığı yerde bir adama terör estiriyor. Bu esnada Joker, Catwoman’ı fark ediyor ve cama ateş ediyor ancak Catwoman’a bir şey olmuyor tabii. Daha sonra Batman, Riddler, Kite Man ve Riddler’ın ekibinin bir kısmı Joker’i basıyorlar. Batman’in direktifi ve Kite Man sayesinde odada sadece Riddler, Batman ve Joker kalıyor.


Son sayıya geliyoruz: ve artık Bruce’un kıvrana kıvrana aslında neyi anlatmaya çalıştığını öğreniyoruz. Üçü birbirine giriyor derken Riddler, Batman’den merhamet istiyor ve onun kazandığını kabul ediyor. Ardından Joker’ın gülüp gülmediğini merak ediyor. Ancak Joker’da en ufak bir sırıtış yok. Riddler, Joker’a tüm bu olayların sonunda gülmesi gerektiğini söylerken Batman dayanamıyor ve Jokerin bıçağını alıp Riddler’a fırlatıyor. Riddler’ı ölümden kurtaran şey ise Joker oluyor ve gülmeye başlıyor...




Hiiç edebiyat yapmadan direkt konuya giriyorum, hikâye benim beklediğim gibi bitmedi, ki beklentimi allah seviyesine filan çıkarmış değildim. Mantığıma oturmayan, okuduktan sonra “Bruce / Batman” bunu yapar mıydı ya? -.-“ dediğim o kadar çok şey oldu ki…

Şimdi ilk olarak çirkefleşeyim bir: Yahu Deathstroke & Batman kavgası bir kenara atılır mı? Böyle bir potansiyel nasıl çöpe atılır? Hadi bu potansiyeli bir kenara attık diyelim, açıkçası bu iki nişancının arasındaki kavganın sonucu olan sivillerin ölümünü hiç hissedemedim. Tom King’in iyi dram yazdığını biliyoruz, buradaki potansiyel niye çöpe gitti?

İki villain’in ve takımlarının Bruce’un evinde bir araya gelmesi peki? O sayıya uzunca baktım, baktım, baktım ve sebebini ciddi ciddi düşündüm. Batman’in, Batman olarak çözemediği olaylara Bruce Wayne olarak yaklaşması, düşünemediğim ya da olmayan bir olay değil ancak o sayının (#29) sonu nereye gitti? #30’da Batman’i, Riddler’ın tarafında gördük ancak, Batman bunu Bruce Wayne olarak verdiği yemeğin sonucunda mı karar verdi? Gerçekten hâlâ gerekliliğini düşünüyorum, bir şeyler mi kaçırıyorum emin değilim. Kaçırıyorsam bir haber edin.

Üst paragraftaki gibi düşünme sebebim, hikâyeden çok yerde kopmuş olmam, çok yerde “filler mı okuyorum bu ne ya” hissiyatına kapılmış olmam, başka bir şey değil.

Batman evrenine uyduramadığım pek çok nokta vardı, yavaş yavaş diğerlerine geleceğim ama Riddler zekâ olarak kendini gösteren bir karakter. Fiziksel olarak yer yer Joker'in önüne geçmişti ki bu beni irite etti çünkü kendi kafamda Riddler, Joker’dan fiziksel olarak daha üstün değil “Sen koskoca DC yazarından daha iyi mi bileceksin:d” derseniz, haklısınız bilemem bu konuda diyecek bir şeyim yok ancak ben bu zamana kadar hep böyle düşünmüştüm.

Hikâyede o kadar çok karakter gördük ki ve bir o kadar da kullanılmamış karakterler... Sırf hayranları heyecanlandırmak için yapılan bu hareketi de pek sevmiyorum, hikâyede etki edecek karakterleri gösterip, kalabalık etmemenin faydası olduğunu düşünüyorum.

Tom King’in anlatısı ufaktan değişmiş; önceden kendini tekrar eden diyaloglar/ cümleler görürken şimdi uzun sessiz sayfalar görüyoruz. Olay hikâyesinden durum hikâyesine doğru yakınlık göstermiş diyeceğim ama anlattığı hikâyeye bakınca ne kadar absürt bir cümle olduğunun siz de farkına vardınız bence. Her neyse, uzun sessiz sayfalar da pek hoşuma gitmedi. Çünkü hiçbir şey olmayan sayfalardan bir anda çok çok iyi sayfalara geçmek kafa karışıklığı yaratıyor; bir standart beklerken bir anda hızlı bir sayfaya geçmek tuhaf hissettiriyor.

Peki Batman’in, Man-Bat’i vurması. Konu Batman’in birini öldürüp öldürmemesi değil (ona sonra geleceğiz) Batman’in Man-Bat’i hedef almasını doğal bulmadım ben. Haliyle bu sahne de beni irite edenlerden.

Sevmediğim bir diğer nokta ise Riddler’ın bu kadar olayı sırf Joker gülsün diye yapması… Riddler bilmeceleri özen insandır, problemlere çözüm üreten değil. Haliyle Joker’in mental durumunu eskiye döndürmekle uğraşacağını hiç sanmıyorum. 



Gelelim son noktaya: Batman’in az kalsın Riddler’ı öldürmesi hoşlanmadığım yerlerden biriydi. Batman evrenindeki “öldürmek yok / silah yok” politikası çoğu hayran tarafından kabul görse de, öte yandan Batman’in öldürdüğünü söyleyen bir kesim de var. Zaten Altın Çağ döneminde öldürdüğünü biliyoruz, bunun Batman ruhuna uymadığını filan söylemeyeceğim. Eğer ki karakterin alt yapısı bozulmadan, evrenin doğasına uygun bir şekilde veriliyorsa gayet olabilecek bir şey gözümde; yeter ki “Bu neydi şimdi :/” dedirtmesin. (Ki bazen uygun olanın Batman’in o kötüyü öldürmesi ancak yazarlar genellikle bunu kullanmıyor – hatta öyle noktalar oluyor ki ilginç olan bu “öldürmeme” durumu olabiliyor.) Her neyse, özetle “Batman öldür(e)mez!!!!11!!!”cilerden değilim. Ama burada bağlanacak son da bu değildi yahu. Plot Twist yapacağız diye bu noktaya gelinmez ya.

Demek istediğim, Batman ne kadar tecrübesiz de olsa, ne kadar ilk yılından henüz çıkmış da olsa, düşünmeden, sorgulamadan bu hareketi yapmaz. Tamamen iradeden oluşan birinden bahsediyoruz burada, öyle “ay bir anlık çılgınlığıma geldi, öldüreyazdım :/” diyecek bir karakter değil Batman; öldürse bile bunun bir sebebi vardır, çıkış yolu budur. Burada ise Riddler’ı öldürme teşebbüsü tamamen bu saydıklarımın dışında. Ki bunun olmasını engelleyen de Joker… Batman’in kontrolü kaybedip “o nokta”ya gelmesini en çok isteyen karakter. Buradan sonra artık bir şey demiyorum.

Yahu bir de, Batman gibi karakterlerin aşk hayatını pek de önemsemeyen tek kişi ben miyim? Ne bileyim, Sherlock’un da, House’un da aşk hayatı beni hiç enterese etmemişti. Hatta böyle zekâsı, dedektifliği için okuduğum karakterlerin bu yönü gözümüze sokulunca bir parça rahatsız da oluyor gibiyim. Tabii bu lafım yanlış anlaşılmasın, karakterlerin bu yönünün ele alınmasına karşı değilim, bir karakteri seviyorsak her yönünü göreceğiz tabii ancak bu kadar olayı “Selina nasıl evet dedi:ddd” stilinde verince çok da hoş olmuyor sanki.

Öyle işte bu kadar yerdim ancak Selina’nın eski kostümünü görmemiz gerçekten hoştu.Artık toparlayacak olursam The War of Jokes and Riddles iyi başlayan ancak bunu sürdüremeyen, ortalamanın biraz üstünde bir hikâye oldu.

Bu arada:

  • Batman #29’da Riddler’ın arkasındaki tablo ve orijinali şu:

 


  • Batman #30’da Joker’in posterleri Uncle Sam’i hatırlatıyor:





  • Batman #31’de ise Riddler’ın renklendirilmesi Joker ile karıştırılmış. Daha önce üç elli çizilen Batman’in hatırladık mı? (asdfghjklşi):

Görselin sağ tarafında kalan, masanın orada duran kişi -yamulmuyorsam- Riddler. Birkaç kez kontrol ettim, Joker o sırada yerde. Yani ya Riddler yanlışlıkla Joker gibi renklendirildi, ya da oraya hata ile Joker çizildi. Hangisi bilemiyorum ama sonraki sayfalarda Joker hala yerde.

15 Ocak 2018 Pazartesi

5

The Handmaid's Tail


Selamlaaaar! Oldukça uzun bir süre sonra yine buralardayım! Bir dizi / film kritiği yazmanın nasıl olduğunu unutacak kadar buralardan uzak kaldığımdan, direkt konuya geçiyorum efendim.

The Handmaid’s Tale, bu yılın (gerçi artık 2018 olduk, demn) göz bebeklerinden biri. Hulu yapımı bir dizi olan The Handmaid’s Tale; 2 Golden Globes ödülünü kapmakla birlikte şu sıralar (ileride pek tabii değişebilir bu durum) IMDb Top Rated TV klasmanında 140. sırada oturmakta. Dizinin yapımcısı Bruce Miller olmakla birlikte, oyuncaları ise Elizabeth Moss (Offred), Yvonne Strahovski (Serena Waterford), Joseph Fiennes (Fred Waterford) yer almakta. Kalan sıkıcı bilgilere bakmak için sizi IMDb’ye yönlendireyim, çünkü artık esas konumuza geçiyorum.

Malumunuz 1939 doğumlu, Kanadalı yazar Magaret Atwood; bu feminist distopik romanı 1980'lerde Berlin’de yazdı. Malum „Berlin Duvarı“ hâlâ varlığını sürdürmekteydi. Eminim ki pek çoğunuz kitabın ne anlattığını bilmekte ancak küçük bir hatırlatma yapacak olursam, kitap gelecekte pek çok sebepten dolayı doğurganlığın bitmesiyle başlayan bir süreci anlatmakta; „Gilead“ denilen askeri-teokratik yönetimi konu almaktaydı. Tabii kitabın içindeki en bariz gönderme olan „Duvar“la anlıyoruz ki; Margaret Atwood’un distopyası gelecekte geçiyormuş gibi gözükse de o dönem ve o döneme kadar yaşanan olayları eleştiriyor, bu hatta kendisinin de söylediği bir durum.

Haliyle adaptasyon olan bizim dizimiz de oldukça distopik bir kurgu ve günümüzde (ya da günümüze çok çok yakın bir tarihte) geçiyor. Birçok sebepten oluşan doğurganlık krizi, Amerika’da bir darbeye yol açıyor. Teokratik bir yapıya bürünen devlet adeta bir diktatoryaya dönüşüyor. Gerçi „Adeta“ fazla bir kelime oldu burada.



Bir gün uyandıklarında kadınlar kredi / banka kartlarını kullanamaz hâle geliyorlar, bir günde işlerinden atılıyorlar. Askerler sokakları tutuyor ve çok geçmeden yeni düzen oturtuluyor. Komutanlar ve eşleri yöneticiler; hala doğurabilen kadınlar damızlık kızlar (Handmaid), kalanları ise Martha’lar; yani komutan ve eşlerine hizmet edenler oluyor. (Kitapta econowife / econowives denilen kesim olduğu bize söylense de dizide kim oldukları fark edilmiyor bile)

Biz de Offred („Fredinki“) isimli damızlık kızın gözüyle yaşananları öğreniyoruz. Kendisi Fred denilen yönetimdeki „Komutan“lardan birinin damızlık kızı. Yeni yönetim ilan edildiğinde kocası ve kızıyla ülkeden kaçmaya çalışanlardan biri. Moira ile en yakın arkadaş. Kendisi ülkeden kaçmaya çalışırken yakalanıp “Red Center”a; yani hala doğum yapabilecek kadınların eğitildiği merkeze gönderiliyor. Aunt Lydia’nın rahle-i tedris- pardon zorbalığından ve kurallarından geçmekte. Burada gelecekteki yaşamlarının nasıl olacağına dair bir eğitimden geçmekte ve bilfiil görevlerini yerine getirmekteler.

Yalnız söylemeden geçemeyeceğim; Aunt Lydia’yı kafamda tam olarak Ann Dowd gibi canlandırmıştım. Kadının oyunculuğu da tam karakterin ruhuna göreydi. Helal olsun valla, övmeden edemezdim.



Dizi kitaptan farklı bir rota izliyor; vardığı düşünce kitaptan uzaklaşmasa da işleyişinde ciddi farklar var. Ancak Margaret Atwood’un bununla bir sıkıntısı olmasa gerek, çünkü kendisi danışmanlardan biri ve üstelik bir cameo’su da bulunmakta.

Açıkçası ben –neredeyse her adaptasyonda olduğu gibi- orijinale daha sadık kalınmasını isterdim. Özellikle Serena Waterford (a.k.a. Serena Joy, a.k.a. Pam) kitapta daha farklı bir karakter. Burada da oldukça soğuk biri olmasına karşın arada bir insaniyetinin tuttuğunu görüyoruz, ancak kitapta hiç böyle bir yanı yok. En azından bende böyle bir etki yaratmamıştı. Pek kafasına girdiğimiz, empati kurduğumuz bir karkater değildi kendisi, en azından Margaret Atwood buna pek izin vermemişti. (Herneyse kitap postuna dönüştürmeyeceğim burayı – kitabın ayrı bir yazısını yaz derseniz ses edin. Ha, yok, demezseniz yazmam. Çünkü yazmak için kitabı yeniden okuyacağım filan, anladınız siz ^^)

Öte yandan (herkesin aksine) başrol oyuncusuna pek ısınamadım ben. Açıkçası yerine başkası olur muydu? Olurdu. Ama Serena Joy’u oynayan hanımefendi olmuş bakın. Aunt Lydia’nın şukusunu vermiştim zaten. Tamam hadi sizi mi kıracağım, Fred de fena değildi. (Yine laçkalaştım, evet)

Dizinin temposu hızlı değil, ancak olmasına da gerek yok. Olduğu şekliyle gayet sevdim ben, sinematografisidir, görüntü yönetmeliğidir bunların hepsi iyiydi. Diziyi izlerken distopyanın vermesi gerektiği o gergeinlik ve paranoya vuk’u buldu mu? Tam olarak! Kırmızıların, mavilerin bol olduğu bir dizi ancak bu kadar sinir bozucu olabilirdi.

Karakterizasyonlar oldukça yerindeydi. Her ne kadar kitaptan ayrı düştüğü kısımların olduğunu söylesem de – bazı sahneler birebir kitabı akla getiriyordu. Özellikle ilk bölümlerde direkt kitap alınan diyalogların hakkını da vereyim şimdi.

Günümüz modern dünyasını eleştirmesi, bariz göndermeler yapması ise benim gibi sembolizasyon severleri bayağı tatmin eden bir yapımdı. Kendi gördüğüm ve katıldığım eleştirileri buraya yazmayacağım, bu girdinin bir feminizm manifestosuna dönmesini istemem. Ancak dikkatli izlerseniz ve üzerine düşünürseniz –Tıpkı Margaret Atwood’un dediği gibi- bunların aslında olan / olmuş olaylar olduğunu görürsünüz. (olmak sayacı eklediniz mi buraya asdfghjkl) Ha, yalnız bir şeyi eleştirmeden geçemeyeceğim burada; Kanada’nın herkese kucak açmış ve barışı temsil eden bir ülke olduğunu gözümüze soktunuz, evet, kesinlikle anladık bunu. İkinci sezonda yapmayın bunu oldu mu canlarım? Tşk. 



Öte yandan verilen göndermeler gerçekten çok güzel. Alegorik bir yapısı olduğunu gerçekten hissettirdi. Margaret Atwood’un halihazırda yapmış olduğu sembolizasyonlarla, dizide yenilerinin eklemiş olması harikaydı. Mesela aklımda kalan birkaç taneyi ekleyecek olursam; Lydia İncil’de geçen, mor kumaş ticareti yapan oldukça inançlı bir kadın. Jezebel ise fuhuşa aksine fuhuşa yönlendiren biri. Handmaid’lerin giydiği kırmızı Mary Magdalene’yi, cinselliği temsil etmekte. Eşlerin giydiği mavi ise (ki çocuk doğuramadıklarını bir kez daha hatırlatalım) Meryem’i simgelemekte. Arkalarda gördüğümüz „God hates fags“vari yazıları saymıyorum bile. Ayrıca arada bir Lydia’nın taktığı bir rozet var, Handmaid sembolü olarak da gözüküyor bazen (özellikle son bölümde) Ya, Astra - The Star Goddess’tan (tık tıktık) gelmekte ya da Eski Mısır’dan (tıktıktıktıktık) geliyor. Ya da ikisinden de. Bilemedim siz karar verin.

Final bölümüyle kitapta işlenen konular bitti. İkinci sezon ile çok farklı bir dünyaya gireceğiz. Diyeceğim o ki, henüz bu diziye başlamadıysanız hemen izleyin. Distopya seven, kadın ve kadın hakları üzerine düşünen biriyseniz zaten kaçırmayın. Düşünmeyen biriyseniz de acil izleyin, belki bu konular da ilginizi çeker.

Öyle işte, hadi tschüss!

Ayrıca;


„Nolite Te Bastardes Carborundorum“