5 Mart 2017 Pazar

6

Death Becomes Her

Şöyle oturup iki kelamın belini kırdıysak, ne bileyim bir film önerisi filan istediyseniz benden, yahut gerçek hayatta beni tanıyorsanız, Meryl Streep'i oldukça sevdiğimi bilirsiniz. Bilmiyorduysanız da artık biliyorsunuz. Meryl Streep'e olan kredim de bu filmden dolayıdır efendim. Benim neslim küçükken televizyonda muhakkak bu filme denk gelmiştir. Ben de o şekilde, makaslanmış haliyle izlemiştim ve çok sevmiştim. Daha sonra abimle film arayışına çıktığımız her seferde "ağğbii n'oluğr o filmi bulalım bak n'oluğğrr" diye abimin yakasına yapışırdım. Bulamadık tabii, sonra abim nasıl buldu ettiyse getirmişti bir şekilde. Hey gidi, o dönemler kuzenlerimle çok çılgın film partileri yapardık. Hatırladım da hüzünlendim şimdi. Üstelik bana "yha çcksn sn gt ytsna yha .s.s" filan da demediler. Sonra böyle oldum işte. Ay çok gereksiz ayrıntıya girdim filme dönüyorum ben.

Türkçeye "Ölüm Kadına Yakışır" şeklinde aktarılan film, IMDb'de komedi, fantazi, korku kategorilerine girmiş. Meryl Streep, Bruce Willis ve Goldie Hawn'ın boy gösterdiği film oldukça ilginç. Zamanında Golden Globes ve Bafta ödüllerine aday olmuş, bu ikisini kazanmasa da bir adet Akademi ödülünü eve götürmüştür efendim. Tabii Oscar'ı görsel efekt dalında kazandı. 

Konusu şöyle: Madeline Ashton (Meryl Streep) ve Helen Sharp (Goldie Dawn) arasında çok eskiden beri olan yarış su yüzüne çıkacak; Helen intikamını Madeline'in en can alıcı noktasından vurmaya çalışacaktır: Gençlik! Madeline çok, çok güzel bir aktristtir ve tahmin edeceğiniz üzere gençlik takıntısı vardır. Asıl mesele olan kişi ile evlidir; Ernest (Bruce Willis) ile. Ernest eski estetik cerrahtır, yeni alkoliktir. Zaman Ernest'ten de çok şey götürmüştür. Her neyse, bir gün Helen geri döner. Ancak dönüşü oldukça ilginçtir; yıllar Helen'dan hiçbir şey almadığı gibi, gençliğinde olmadığı kadar güzeldir. Madeline'den intikamını bu şekilde almaya çalışır; başlarda her şey güzel de gitmektedir. Ancak gençliklerinde her daim "kazanan" olan Madeline, çok geçmeden bu yarışta yerini alacak; Helen'in sırrını çözecektir. Bu yöntemi biraz zoraki daha çok iradesizlikten deneyecektir ve voila! Ancak buz dağının bir de görünmeyen yüzü vardır, ölüm gerçekten de kadına yakışır!


Film sadece iki kadının çekişmesinin yanı sıra, günümüzün güzellik anlayışı, ölüm ya da ölümsüzlük gibi pek çok olguyu da alt metinlerinde irdeliyor. Tabii bu dediğimden ağır eleştiri yapıyor diye düşünülmesin; bu pek de filmde öne çıkarılmıyor. Filmin sahip olduğu grotesk ve yer yer gotik hava, kara mizahla da birleşince ortaya gayet güzel harmanlanmış bir film çıkmış.

Kara mizaha sahip dedim, işte bu yüzden bu filmi seviyorum. Çünkü bu türde iyi yapım bulmak gerçekten zor olabiliyor, zor olduğu gibi de filmin yeterince değer görmesini engelleyebiliyor. (Yazar burada underrated dememek için kendini zor tuttu, yani tutamadı) Aslında bu yanlış bir algıdan geliyor zannımca, örnekse kara mizahten bahsedilen bir masada Dracula: Dead and Loving It filminden bahsedildiğine şahit olmuştum. Naaayn! Gerçekten farklı şeyler. Dracula: Dead and Loving It, satirik / hicivsel komediye giriyor. Yani satirical comedy'de yergi, iğneleme varken kara mizah "ağlanacak hale gülme" durumu, bu yolla eleştiri söz konusu.

Her neyse buraya fazla takıldım sanırım, film gerçekten de oldukça eğlenceli gidiyor. Misalen hanımlar birbirlerine Hell / Mad bağlamında "Hel" ve "Mad" şeklinde sesleniyor. '92 yılına göre oldukça beğenerek izlediğim plastik makyajlar, efektler mevcut. Hatta yer yer "la siz bunu '92 yılında nasssıl yaptınız ya?" diye şaşırdığım ancak sonra "Hollywood bu tabii yapacak" dedim.

Sözü fazla uzatmayayım, benim film üzerine pek de katacak bir şeyim yok çünkü. Simgesel anlatımın gayet güzel kullanıldığı; eleştiren, düşündüren ama aynı zamanda da oldukça eğlendiren film olmuştur benim nazarımda. Zaten yönetmenini Back to the Future'dan ve Forrest Gump'tan tanıyoruz desem ne dediğim ciddi anlamda anlaşılacaktır: Evet, Robert Zemeckis yönetmeni.



Söylemeden gidemedim: Bence Meryl Streep öyle bir iksiri gerçekten de bulmuş. Kadın 25 yıldır hiç mi değişmez yahu? Resmen en güzel çağında kalmış <3

6 yorum:

  1. Senaryosu bana Rod SERLING'in oluşturduğu muhteşem evren - The Twilight Zone (bilinen adıyla alacakaranlık kuşağı) içerisinde geçen bir bölümü hatırlattı :) 1985 versiyonu olan. Bölüm ismi Aqua vita. Bölümde iksir ile gençleşen bir kadının hikayesi yer alıyordu. Bunu izleme listeme aldım teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ahahah keyifli seyirler (:

      Sil
    2. Bence japon yönetmen Nobuhiko Obayashi'nin ilk filmi olan Hausu(1977) manyaklığını es geçmeden anlatmalısın. Sürrealizmin diplerde gezindiği, her yerinden pastel boyalar akan bir film. Kalemine yakışacaktır :)

      Sil
    3. Aaa yazarım tabii ^-^ yazmaz mıyım hiç? (: O da Japonların ilginç korku filmlerinden ^-^

      Sil
  2. merhaba, blogunuz çok keyifli gözüküyor, takibe aldım bize de bekleriz

    http://gezgiccift.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil

Yorumunuzu eksik etmeyin, her biri çok değerli^^