13 Ekim 2016 Perşembe

0

Varılacak Nokta

Dilara, sabah kalktığında hâlâ migren atağının etkisindeydi. Uyanır uyanmaz mide bulantısıyla tuvalete koştu. Yorgundu ve bunalmıştı. Sanki beyninin içinde bir takım canlılar dolaşıyordu. Yüzünü yıkadı ve aynaya baktı. Yine bulanık görüyordu. Daha sonra çay suyu koydu ve bir sigara yaktı. Günlerdir göğüs ağrısı çekse de sigara o an için iyi gelmişti.

Perdeyi çekti sigarasını ağzında tutarak. Camı ardına kadar açtı ve Güneş hala tepede olduğu için canı sıkıldı. Işık hassasiyeti onu zorlamıştı. Ancak aldırmadı ve sigara paketini yanına alarak pencere önüne dikildi. Sokağı izlemeye başladı. Aslında izlemiyordu sadece görüyordu. Dün geceyi düşündü. Rüyalarını gerçek sanmıştı. Migrenin etkisi miydi? Onu görmüştü rüyasında. Yine. Bundan sonra hep onu göreceğini düşündü ve ürperdi. Hayatta tek bir kişiye bağlı kalamam diye iç geçirdi. Ancak içten içe bunun böyle olacağına kanaat getirmişti.  Bunları düşünürken su kaynamıştı. Önce kahve mi içsem diye düşündü. Daha sonra, her zamanki gibi, çay içmeye karar verdi ve çayı demledi.

Sanki dünyanın yükünü taşıyormuşçasına odasına yürüdü. Baş ağrısı tutmadan önce ne çalıştığına bakacaktı. Masasının üstüne baktı ve gördüğü manzara sanki hayatını özetliyordu. Her şeyden bir parça vardı ama hiçbir şey tam değildi. Dağınık ve gereksiz çok şey vardı. Bu da Dilara’nın tanımlayıcı özelliklerinden biriydi, her şeyle gereksiz duygusal bağ kurmakta çok iyiydi. Notlarına göz attı. “Belirli bir noktadan sonra dönüş yoktur. Bu noktaya da erişmek gerekir.” Bu alıntıyı neden yaptığına anlam veremedi. Belki de çok sevdiği yazarından bir esinti istemişti yazısında.

Kitaplığına baktı, hazırlayacağı içerikle ilgili okuması gereken kitapları ayırdı. Derken yıllardır kitaplığında sakladığı ama tekrar okumaya cesaret edemediği kitabını görmüştü. Fahrenheit 451. Açtı ve içindeki Oscar Wilde’dan olan notu gördü. Göz yaşları süzülürken son aldığı not aklına geldi. “Belirli bir noktadan sonra dönüş yoktur. Bu noktaya da erişmek gerekir.” Beyni adeta zonklarken tokat gibi çarptı bu sözler suratına. Nereye kadar onun yasını tutacaktı? Üstelik o kişi, Dilara hiç olmamış gibi yaşamına devam ederken… Üstünü giyindi. Baş ağrısını saymazsa, iyi sayılırdı. Bir anda bir enerji gelmişti. Kırmızı, bez ayakkabılarını giydi ve çıktı dışarıya. Demin lanet ettiği Güneş onu bir anda ısıtıvermişti ve buna memnun oldu. Sigara almaya doğru markete yürümeye başladı ve uzun zaman üzerine ilk defa, evden çıkarken “Ne olur, bu yaşadığım son gün olsun.” diye dua etmedi. Mutlu olmak önemli değildi ancak bundan sonra mutsuzluğa saplanıp kalmayacaktı. Yürürken kafa radyosunda ‘Tears of Sahara’ çalıyordu.

Yürümeye devam etti. Düşündü. Son kez o kişiyi düşünme hakkını kendinde buldu. Ne yapıyordu acaba? Halinden memnun muydu? Hala insanlara karşı kibar mıydı? Acaba ona hediye ettiği kitabı okumuş muydu? Kadere olan inancı hala aynı mıydı? Hala iyi insan olabilmenin imkansızlığını savunuyor muydu? Yerini dolduran biri olmuş muydu? Eğer olduysa, bu kişi ona Sartre sevdirmiş miydi? Halbuki ne çok hayal kurmuştu! Ancak nasıl böyle oldu bilmiyordu. Asıl bu belirsizlikti Dilara’yı bu kadar berbat hâle getiren. Neyi yanlış yapmıştı? Sebebi neydi? Elinden gelse bunu şu an bile öğrenmek isterdi. Gerçi artık ne önemi vardı ki?  Sigarasını aldı ve parka doğru yönünü değiştirdi. Kocaman bir ağacın altındaki banka oturdu. “Yanlış bir şey yapmadım.” dedi kendi kendine. Hayır kesinlikle bir hatası yoktu.

Belki” dedi “Onun için yeterince güzel değildim belki. Ancak yanlış bir şey yapmadım.” O anda bunun da saçma olduğunu düşündü. Her daim güzelliğine iltifat eden de oydu. Bu anlamsızlıklar içinde kayboldu. Sanki bir gün hayat onları tekrar bir noktada birleştirecekti. Sanki tesadüfler silsilesi, istediğini almak isteyen bir çocuk gibi yakalarına yapışacaktı ve yüz yüze getirecekti. Tıpkı daha önce yaptığı gibi. Ancak Dilara bu sabah aldığı kararla artık bunun için yaşamayacaktı. Hayır. Hatta mümkünse olmasın diye geçirdi içinden.

Fırsat varken gökyüzüne bakmalı diye düşündü. Kafasını yukarı kaldırdığı an bunu neden yapmaması gerektiğini hatırladı. Birden çayı ocakta unuttuğunu fark etti. Koşar adımlarla eve doğru gitmeye başladı. Geçerken fırından kahvaltılık, kitapçıdan okuyacağı dergileri aldı. En azından bugün başka bir gün olmalıydı. Kahvaltısını yaptıktan sonra odasını bir güzel topladı. Açtı kitaplarını, yazacağı yazı için tarama yapmaya başladı. Daha öğrenecek çok şey vardı, ne ölümü! İşte o anda varılacak noktaya gelmişti, dönüş yoktu. 
22.04.16

0 yorum:

Yorum Gönder

Yorumunuzu eksik etmeyin, her biri çok değerli^^